RADIO-ART: Duyulabilen her şeyle sanat

“Radio-art radyonun bir sanat aracı olarak kullanılmasıdır. Sound-art ve müzik sadece radyoda yayınlanmalarından dolayı radio-art değildir. Radio-art radyo ve sanatın birleşimi de değildir, sanatçılar tarafından yapılan radyodur.” Okuduğunuz cümleler 1998 yılında Bregenz’de düzenlenen işitsel bir etkinlik kapsamında Robert Adrian tarafından yazılmış radio-art manifestosundan maddeler. Geçen yıllar ve değişen teknolojinin içeriğinde çok fazla oynamaya yol açamayacağı bir manifesto bu, çünkü radyo sanatı doğası gereği zaman ve mekandan bağımsız. Performans sanatına benzer şekilde aracının kendisinin iletilen mesajı tanımladığı nadir üretim alanlarından. Kesin olan tek sınır işlerin radyo için, radyoda yayınlanmak üzere üretilmesi.
Ses malzemesiyle uğraştığı için sound-art’ın bir alt kolu olarak tanımlanan radio-art’ın diğer sanat dallarıyla sınırını ne olduğu konusu bulanık, çünkü radyo müziği de taşıyabilir, tiyatroyu da, kitapları da, bir ses kolajını da. İşitsel sanatçı Victoria Fenner’in bir röportajında dediği gibi parlak bir prodüksiyona sahip bir DJ seti de radyo sanatı olabilir, canlı bir müzik yayını da, radyo tiyatrosu da… Yeter ki işin içinde orijinal bir fikir olsun. Radyo sanatı yapan kişinin radyocu hatta sanatçı olması bir önkoşul değil. Radyo dalgaları, insan sesi, saha kayıtları, internet, analog ve dijital ses kaynakları, kısacası duyulabilen her şey radyo sanatına malzeme olabilir. Radyo belgeseli, draması, sound poetry, ses kolajı, radyo sineması, konsept performanslar, hepsi birer radyo eseri olarak tezahür edebilir.
Önemli olan yalnız fikir
Tanımın sınırsızlığına rağmen radyo sanatı, hatta radyonun tarihi kendini tanımlama çabalarıyla dolu. Bugün hala referans alınan 1933 tarihli La Radio manifestosu gibi…. Manifestoyu yazan F.T. Marinetti ve Pino Masnata’ya göre radyo tiyatro değildir, çünkü tiyatroyu çoktan öldürmüştür. Sinema da değildir, çünkü sinema baygın duygusallığı, teknik zorlukları ve ölümcül banallikteki işbirliği anlayışından dolayı ölüdür. Kitap da değildir, çünkü insanları miyop yapan kitaplar boğucu, katı ve donmuş bilgiler içerir. Bu iddialar ilk okuşta çok sert ve genellemeci görünse de aslında geleceğe doğru atılmış bir adım ve avantgarde bir sanat formunun oluşumuna edilen bir tanıklık. Tarihte tüm radikal sanatsal devinimlerin kendilerinden öncekileri yadsıyarak ortaya çıktığını düşünmemizle birlikte daha da anlam kazanıyorlar. Köklerini yine Marinetti’nin fütürist manifestosunda bulan radyo sanatı da her türlü entelektüelize edilme çabasına karşın DIY (Kendin Yap) anlayışını temel alıyor. Sesle uğraşan kaç sanat akımı “önemli olan sesin kalitesi değil orijinal fikirdir” önermesinde bulunur ki?
Radio-art’ın bir sanat akımı olarak fazla bilinirlik kazanamamasının bir nedeni sahnesinin ses dalgalarının erişebildiği tüm evren olması ve bunun getirdiği görünmezlik. Diğeriyse doğrusal bir tarihinin olmayıp birbirinden bağımsız sanatçıların çalışmalarıyla şekillenmesi. Radyonun farklı formatlarının araştırılmasına dair çabalar avantgarde sanatın tarihi boyunca mevcut, ama sound-art diye bir şey 30 yıl kadar önce hayatımıza girene kadar bu denemelerin belli bir ismi yoktu. Fenner, Glenn Gould’un ‘The Idea of North’unun 1967 yılında bir radyo belgeseli olarak besteklendiğinde henüz kimse tarafından bilinmediğini, bugünse bir radio-art standartı haline geldiğini anlatır örneğin.
Topluluk radyolarıyla yeni bir dönem
La Radia manifestosunun yayınlandığı zamanlarda çok ilerici bir medya olarak görülen radyo maalesef ilerleyen onyıllarda popüler düzlemde bu işlevi yerine getiremedi. Radyo ve işitsel sanat ilişkisini son dönemde güçlendirense ana akım devlet radyoları ve özel radyoların aynı müzik ve haberleri iletmekten ileriye gidemediği noktada sanatçılar tarafından yönetilen topluluk radyolarının devreye girmesi oldu. Bugün artık akışının tamamını ya da bir bölümünü radyo sanatına adamış belli radyolar var ama hala parmakla gösterilecek sayıdalar. İçlerinde en büyük yankı uyandıranı korsan radyo kültürünün de beşiği Londra’da ‘dinleme sanatı’ sloganıyla 2002 yılında yayın hayatına başlayan Resonance 104.4 FM. Londra Müzisyenler Kolektifi’nin (LMC) ayakta tuttuğu Resonace FM’in hemen yanındaysa Avusturya’nın ulusal kanalı ÖRF çatısındaki Ö1’in haftalık radyo şovu Kunstradio deneysel arşiviyle çok önemli bir yere sahip. Bunun dışında İspanya’da Ars Sonora, Arjantin’de Radio-System gibi programlarla Yunanistan’daki Radio Art kanalına benzer daha yerel oluşumlar da var. Ama yine de çok büyük ve yaygın bir camiadan söz etmek mümkün değil. Radio-art tüm bu yerel girişimleri bir arada sunan platformlar ve klasik anlamda sosyal ağlar aracılığıyla ayakta kalıyor. Bu ağların en büyüğüyse uluslararası istasyonlardan oluşan ve onların promosyonunu yapan Radia. Berlin’de geçen yıl yayına başlayan ve yine Radia çatısındaki Reboot.fm de Berlinli 85 sanatçıdan oluşan kadrosuyla son yılların en kapsamlı radio-art girişimi. Türkiye’de henüz radyo sanatına, hatta işitsel sanata adanmış bir kanalımız olmasa da Gözen Atila’nın 2005-2008 arası Açık Radyo’da yaptığı 9 Numara programının ses materyalleriyle oynama çabasını radio-art kapsamına dahil edebiliriz. Atila’nın Kunstradio da yayınlanmış ‘Amateurs and Sailors’ ve ‘Fin de la Première Partie’ isimli iki işi de mevcut.
Tüm bunların yanında bir de radyo formatına tam oturmayan konsept yayın projeleri var. Uzayın sesleri yayınlayarak bilim ve sanatı bir araya getiren Radio Astronomy ya da Silence Radio’nun çeşitli saha kayıtlarından oluşan podcastleri gibi.
İnternet yayıncılığının frekans ve lisans zorunluluğunu ortadan kaldırmasıyla radio-arta ilgisi olanlar tarafından elimize ulaşan işitsel materyal artmaya başladı. Ancak tüm bu materyalin evrenin sonsuzluğunda kaybolmaması için dinleyiciye de çok iş düşüyor, çünkü radyonun dinleyicinin hayalgücüne yer vermesine benzer şekilde radyo sanatı da ancak dinleyici katılımıyla varolabilecek ve onun zihinsel çabasını talep eden bir sanat türü. Büyüsü de burada. Uzay boşluğuyla odanızın sınırlı metrekaresi arasındaki dolaşımında; algı ve görünmezlik arasında tutturduğu dengede. Basatap olarak en ilkelden en ilericiye sonsuz açılımlara sahip bu sanat formunun ne olup ne olmadığını bilenlere danıştık.
——————————————————————————————————————————————
Reboot.fm (Diana McCarty & Pit Schultz)
Ticari bir radyoyla sanat radyosu arasındaki fark nedir?
Bağımsız sanatçı radyosu da diyebiliriz buna! Bizimki Resonance FM, Alman modeli bağımsız radyo ve topluluk radyosu arasında bir model. Bir sanatçı topluluğu tarafından yönetiliyor. Bunlar çoğunlukla Berlin civarında faal görsel sanatçılar, DJler, deneysel ses sanatçıları, yazarlar, şairler vesaire… Ah bir de kritik düşünürler. Burada amaç radyoyu yapılması gerekenden farklı bir formatta yapıp farklı deneylere teşvik etmek. Herkes birbirinin işlerinden etkilenip daha iyi şovlar yapmanın peşine düşüyor. Mesela Big Dada sanatçısı Infinite Livez. Bir sürü alet, kendi metinleri ve elektronik dans müziğinden oluşan deneysel settler yapıyor. Şovu Glorius Mono tüm disiplinlerden sanatçıları DJ setlerle bir araya getiriyor.
Nasıl bir dinleyici kitleniz var? Kimler radyoyu açıp bu denli deneysel şeyler duymayı bekliyor?
Bildiğimiz kadarıyla farklı sanatçıların hayranları diğer programlarada ilgi gösteriyor. Eminiz ki spoken wordcu Paula Varjack kendi kitlesine sahip ve bu kitle Staubgold plak şirketinin programını da takip ediyor. Sanatçılardan hayranlarının yorumlarına dair doğrudan feedback alıyoruz. Bir de taksi şoförleri var. Normalde radyoda yayınlanmayan tuhaf şeyleri dinlemeyi seviyorlar. Berlin’de yaşayanların tuhaf, eğitimli ve açık görüşlü olmalarına güveniyoruz.
Finansal olarak nasıl ayakta kalıyorsunuz? Bir sanat radyosu için zor olmalı.
Bu çok büyük bir zorluk. Gerçek bir finansal desteğimiz yok. Üç kişilik çekirdek kadromuzun kendi çabasıyla ayakta duruyoruz. Stüdyo alanını da yayını yaptığımız Haus der Kulturen der Welt sağlıyor.
Reboot FM’i kurma sürecinde neleri örnek aldınız?
Geçmişteki pek çok projeyi, ama özellikle de Nettime, Faces gibi 90’ların DIY internet ağlarını. Radyo, yerel kalıp uluslararası olmanın iyi bir yolu gibi görünüyordu. Ayrıca işleri yürütmeye faydası dokunan pek çok yerel ve uluslararası (gerçek) sosyal ağ vardı. Viyana’daki Kunstradio ve Londra’daki Resonance FM gibi pek çok ilginç radyoyla bağlantıdaydık. Onlardan çok şey öğrendik ve 2005 yılında radia.fm isimli radio-art ağını kurduk ilk olarak.
Internet insanların dinleme deneyimini ve radyoyu nasıl etkiledi?
Sihir yayının kendisinde, ya da canlı yayın ve paylaşılan an kavramında. Podcast ve streamler de bu anlayışı devam ettiriyor. Ama taksi şoförlerinin arabalarında internet radyosu olmadığı sürece eski moda bir radyo olarak kalmaya devam edeceğiz!
——————————————————————————————————————————————
Gözen Atila (9 Numara programının yapımcısı, radyo sanatçısı)
Açık Radyo’da yaptığın ‘9 Numara’dan biraz bahsedebilir misin? Radio-art’ı bir ifade aracı olarak ne şekilde kullanıyordun programda?
Radyoyu ve radyoculuğu günümüzde değerlendirirsek -buna internet radyoculuğu da dahil-, bu alanda garip bir istila ile sadece birtakım müzik parçaları dinlemekle ya da haber almakla karşı karşıya olduğumuzu söylemek mümkün. FM radyo dinlenebilecek gibi değil. Sesleri algılamada, müziği değerlendirmede, müzik dinleme pratiklerinde çok kısır bir noktada olduğumuzu düşünüyorum. İfade dediğin şey de bunu söylemekten, bir radyo programıyla bir adet önerme yapmaktan ibaretti. 9 Numara radio-art mıydı bilemiyorum, bence bir radyo programıydı.
Türkiye’de pek örnek yok bu konuda. Senin programına gelen tepkiler nasıldı?
9 Numaraya ilgi oldu mu olmadı mı bilmiyorum. Pek feedback alamadım. Bir kaç arkadaşım sen bunu insanı bunalıma sokmak için mi yapıyorsun demişti. İşte ses algımız bundan ibaret, batı armonisinin ya da folk armonilerinin dışına çıkan çoğu ses organizasyonu hala insanlarda kasvet duyguları uyandırabiliyor.
Radyo alanında çalışmaya nasıl başladın?
Radyo ile ilgili 2006’dan beri ciddi anlamda çalışıyorum. Bitirme tezim de bunun üzerineydi. İlk eserim de bu tezin araştırmalarının bir sonucudur. Ben daha çok radyo tiyatrosu ve elektronik/elektroakustik müzik alanlarından beslenerek ve işlerimde bu alanları birleştirerek üretim yapıyorum. Başından beri müzik alanında yapmak istediklerim bu son derece özgür ve ucu açık formata yöneltti.
Radio-art’a dair manifestolarda bu alanın sound-art ve müzikle ayrımının altı özellikle çiziliyor. Sence işitsel bir eser ne zaman radio-art kapsamına girer? Ve radyo sanatı senin üretimin içinde nasıl bir yer tutuyor?
Bu sınırlar ne kadar ateşli bir şekilde savunulursa savunulsun, radyo geleneği etkisini yitirdiği için yeni kuşak haklı olarak radyo dinlemiyor, bu alanda üretimi de bilmiyor, geleneği de bilmiyor. Manifestolara pek bakmamalı, ben ses sanatı yapıyorum dediğiniz anda zaten sound artçı oluyorsunuz. Ben şu isimli eserimi radyoda yayınlanmak üzere yaptım diyince de radio art oluveriyor. İçine müzik koyarsanız da kimse bu müziktir soundart veya radyo sanatı değildir de diyemez. Bence sınırları yok, emektarları var. Herşeyin iyisi var kötüsü var, dinlemek öğrenmek ayırt etmeye başlamak lazım. Ortada bu kadar az iş varken kesin etiketlemeler yapmak mümkün değil.
——————————————————————————————————————————————
Rubén-Marino Tolosa (Radyo sanatçısı, Geçtiğimiz ay Arjantin’de düzenlenen ilk kolektif radio-art enstalasyonu AIR/EAR’in küratörü)
Radio-art’a adanmış bir organizasyon düzenlemeye nasıl karar verdiniz? Radio-art dradyo dinleyicisi için hala yabancı bir alan mı?
Air/Ear konseptinin temeli dinleme, elektrik, alan, doğa, network gibi kavramlarda yatıyor. Herhangi bir şekilde sanal veya fiziksel olan yeni bir yer yaratmaktı amacım. Sonra da beş kuruşsuz şekilde her odasında bir radyonun bulunduğu ve yayın yapıldığı bir ev yarattım. Sound-art ve radio-artla ilgilenenlerin yanında ses materyaliyle çalışmayan sıradan insanlar dahil 43 kişi katıldı. Telefonla arayıp mahallelerindeki problemlerden bahsedenler de vardı aralarında. Onların işleri de diğerleriyle eşit koşullarda sergilendi çünkü radyoda konsept ses kalitesinden önce gelir. İşin aslı etkinliklere katılım azdı. Bence radio-art hala yeraltında ve gelişiyor.
Radio-art’a seni en başta çeken neydi?
20.yy avantgard’ına ilgim hep büyüktü , bunu keşfettiğimden beri hep ters yöne hareket ettim. Bence gelecek geçmişte. Müziği bir DJ gibi aktarırsam, aktarım hep aynı şekilde herçekleşiyor. Oysa ki radyonun yaşayan bir yer olması gerek. Radio-art çevre, soundscape ve saha kayıtlarıyla ilgili; bu da mimari ve coğrafyayla alakalı daha çok.
Radio-art’ta fikir her zaman teknikten önce geliyor. Bu dinleyiciyi bu deneyime ortak etmenin bir yolu mu?
Internet sayesinde radyo istasyonlarını tüm dünyadan dinleyebiliyorsunuz. Giderek daha fazla radyo interet aracılığıyla yayın yapıyor ve bu sayede normalde asla duyma şansımız olmayabilecek haber ve görüşleri duyabiliyoruz. Radio-art radyo formatının yaratılma sürecindeki deneyimleri incelerken farklı yerlerden çeşitli radyo istasyonları çeşitli ağlar aracılığıyla bir araya geliyorlar. Her şeye bağlanabildiğim bu yerde mikrofonu gözlerim olarak kullanıyorum. Bulunduğum mekanı araştıran bir ses gözlemcisi olarak, ve aynı zamanda çeşitli ağlar aracılığıyla yabancı ve yerl medyayla senkronize oluyorum. Bu yeni radyo formu zamansız ve dinleyici artık sadece alıcı değil; arıyor, etkileşime geçiyor ve anlam üretiyor.
Basatap Ağustos 2011 sayısında yayınlanmıştır.






