
Roll the Dice’in geçen yıl Digitalis’ten çıkan ilk albümü erken dönem elektronik müzisyenlerinin çocuksu merakı ve heyecanıyla yapılmış şahane bir albümdü. Sadece synth ve piyanodan müteşekkil müzikleri o zaman da eşsiz olmasına eşsizdi ama yaptıkları hiç şey bizi ‘In Dust’a hazırlayamazdı. Bu kez The Leaf Label çatısından çıkan albüm öyle bir etki alanı yarattı ki yılın unutulmazları arasında amiyane tabirle tepeden girdi. İsveç’in sakallarıyla ünlü ikilisinden Peder Mannerfelt’i Fever Ray projesinden de biliyoruz aslında. Bir de The Subliminal Kid ismiyle techno yapıyor. Malcolm Pardon ise yeni albümün her saniyesinde duyulur şekilde film ve TV müzikleriyle uğraşıyor. ‘In the Dust’ başlıbaşına tuhaf bir dünya. Synth müziği ama çağdaşları gibi saykodelyanın içinden çıkma değil; sinematik ama film müziği değil, belli bir zaman ve atmosfer yaratmanın peşinde ama library music gibi eski materyaller kullanmıyor. Birbiriyle büyük bir uyum içinde olan iki kişinin küçük dünyasından çıkma bir hikaye, ama şahsi değil,. Evrensel bir epik adeta. Ne şekilde işleyen zihinlerin mamülü olduğunu bizim kadar merak ediyorsanız cevabı aşağıda.
BSTP: Yeni albümünüz sadece bir müzik albümü olmanın ötesinde bir filmi andırıyor. Tanıtımı için alışık olunmadık şekilde bir de fragman hazırladınız. Amaç müzikteki sinematik anlatımı mı desteklemekti?
Malcolm: Albüm promosyonunu klasik basın metinleriyle yapmak yerine müzikle aynı damardan gitmenin daha eğlenceli olacağını düşündük. Nerdeyse bir film gibi… Gieke adasında albümün miksajını yapıyorduk o ara. Norveç’in batı kıyılarında küçük bir ada. Kuzey denizinin sonunda ıssız bir yer…Etrafta dolandık sadece, yanımızda da videoyu çeken kişi vardı. Albümün hissine eşlik etmesi dışında bir fikir yoktu aklımızda.
Peder: Fragman geçen albümden bu albüme bir geçiş aslında. İlk albümde de bir anlatı vardı ama o kadar net değildi.
BSTP: İki albüm arasındaki bu geçişi tetikleyen neydi? ‘Roll the Dice’ daha çok işitsel bir deneyi andırırken ‘In Dust’ çok daha atmosferik ve hatta duygusal.
Peder Mannerfelt: İlk albüm çok uzun bir süreçte yapıldı. Başladığımızda ne yaptığımızı bile bilmiyorduk. Kafamızda bir amaç olmadan birlikte müzik yapmaya başladık. Bir yıl boyunca dönem dönem bir araya geldik ve anca bu sürecin sonunda bir albümümüz olduğunun farkına vardık. Geçen yıl albümü yayınlayıp canlı çalmaya başladıktan sonra hikaye kendiliğinden ortaya çıktı ve yeni albümü oluşturdu.
Malcolm Pardon: İlk albümde parçaları yazdık ve süreç esnasında bir araya geldiler; ikincisine başladığımızda ham bir fikre zaten sahiptik. Esas fark bu.
Peder: İlkine başladığımızda grup bile değildik, sadece birlikte takılıyorduk.
Herşeyi birlikte mi yapıyorsunuz?
Malcolm: Oldukça ayrı çalışıyoruz aslında. Farklılıklarımızı devreye sokuyoruz. Genelde Peder bir sekansla çıkageliyor önce. Bana sunacağı bir şey olduğunu hissetmesiyle birlikte işin içine ben giriyorum ve gösterdiği şeyden ilham alırsam ilerliyoruz. Sonrasında genelde akor yürüyüşleri veya piyano üzerinde çalışıyorum. Peder severse kayda başlıyoruz. Gerçekten de bu kadar basit.
Yalnız analog ekipman kullanmanız müzikal bir tercih mi yoksa arkasında başka bir tavır mı var?
Peder: Bu bir arayüz seçimi demem doğru olur. Modüler bir synthle müzik yaparken bütün parametreler gözünün önünde oluyor, en ufak şeyle bile oynayabiliyorsun. Kullanması laptop ya da software synthlere göre daha içgüdüsel. Her zaman her şeyi görüp geriye gidebiliyorsun. Analog synthler bir şekilde daha spontane ve yaratıcı sürece yardımcı oluyor.
Roll the Dice müziğinde vuruşlar asla olmayacak değil mi?
Malcolm: Olmasını mı isterdin ki? (gülüyor) Bunu kendi aramızda da konuşuyoruz bazen. Yaptıklarımızı kısıtlamak bize daha fazla seçenek tanıyor. Mesela bir bas sekansı var ve onu kendi kendine bırakırsan zaten kendi ritmini buluyor. Ama üzerine vuruş eklersen bu deneyimi yaşayamazsın. Piyanoda da genelde bir melodi ya da ritmik bir örgü var ama vuruşlarla kulağa aynı şekilde gelmeyecekti.
Peder: Müziğimizdeki ritmi zaten hissediyoruz. Ama perküsyon elemanlarıyla olan bir ritim değil bu.
Az önce söylediğiniz şey Dogma manifestosunu hatırlattı bana. Kısıtlamalarla gelen yaratıcılık yani.
Malcolm: Bizim de dogmalarımız var. İlk albümde bir kuralımız vardı. Tüm parçalar hiçliğin ortasından gelmeliydi. Üzerlerinde çok fazla oynayamıyorduk. Başına oturduğumuzda kimsenin ne olacağına dair bir fikri olmasa da günün sonunda bir parçamız olması gerekiyordu. Heyecanımızı böyle taze tutuyorduk. Böyle bir seçeneğin varsa işe koyulmak gerçekten kolay.
Peder: İlk albüm sırasında bu kurallara gerçekten bağlı kaldık ve çok işimize yaradı. İkinciyi yaparken dogmalar ve kurallar üzerine düşünmemize gerek kalmadı Çünkü işitsel oyun alanımızı zaten biliyorduk ve tartışmamıza gerek yoktu.
Malcolm: İkimiz de başka insanlarla çalışıyoruz, farklı projelerimiz var, ama Roll the Dice kendi bölgemiz. Böyle bir üretim süreci bizim için çok iyi. Başkalarıyla sahip olduğumuz bir durum değil, bizim küçük dünyamız bu.
‘In Dust’ ismi kimilerince nostaljiye gönderme olarak algılandı ama bence kastettiğiniz daha çok bir kıyamet sonrası senaryosu. Roll the Dice müziği de malum “synthlerin geri dönüşü” ve nostaljiyle etiketlense de bence ilgisi yok, zamansız bir müzik yaptığınız.
Malcolm: Bunu dediğine sevindim, biz de böyle hissediyoruz. İnsanlar belki de synth kullandığımız için nostaljik diyorlar, ama öyle bir amacımız yok. Sadece kullandığımız enstrümanlar eski. Umarız ileriye giden bir şey yapıyoruzdur, geriye değil.
Peder: Sadece eski synthler kullanıyorsun diye insanların nostaljik olarak etiketlemeleri ilginç çünkü 60’lardan kalma bir gitar kullandığında asla nostaljik olmakla itham edilmiyorsun.
Malcolm: İnsanlar gitar koleksiyonu yaparken sese önem veriyor, mesela en iyi tınlayan gitarın 69 yılından bir Fender Stratocaster olduğunu düşünmek gibi…. Ve onları bugün kullanırken kimse retro olduklarını söylemiyor. Biz de enstrümanlarımızı sesleri iyi diye kullanıyoruz.
Kimleri dinliyorsunuz şu şıralar?
Malcolm: Bayağı bir Roll the Dice dinliyoruz. (gülüyorlar) Provalarımız var da bayağı.
Peder :The Haxan Cloak dinliyorum, Jim O’Rourke’lu yeni Fire! albümü de iyi. Ben daha çok sound art tarzı şeyler dinliyorum aslında, müzik diyemezsin belki de.
Peki ya electronica? Bugün konuştuğum bir arkadaşım tekrarlayan ritim döngülerinizden dolayı Autechre hayranı olabileceğinizi söyledi mesela. 90’lar electronicası ile aranız nasıl?
Malcolm: Seviyoruz, geçenlerde zamanında çok beğendiğim eski bir Seefeel albümünü yeniden keşfettim. 92 ya da 93 yılından, eski Spiritualized’ların da bazıları çok iyi.
Müziğinize yapılan krautrock benzetmesini sevmediğinizi okudum bir yerde.
Malcolm: O benzetmeyi anlamıyorum ben. Krautrock sahnesinin pek de hayranı değilim. Kraftwerk gibileri seviyorumt tabii ama kraut camiası bizden daha mutlu, orada kozmik bir neşe var, biz o kadar mutlu değiliz.
Peder: Biz kendimizi bir jam grubu olarka görmüyoruız.
Malcolm: Sürekli karşınıza çıkmasa da daha fazla yapı var müziğimizde.
Mutlu olmamaktan bahsetmişken, albümün ardında gerçekten geleceğe dair bir kıyamet sonrası vizyonu var mı?
Malcolm: Hepsi ilk albümdeki hissiyatın gelişmesiyle oldu. Oradaki ham fikir yeni bir dünya oluşturdu. Bu albümdeyse bir nevi felaket hissi var, içinde olmak istemediğin kasvetli bir dünya. Ses olarak ilkinden farklı bir albüm istiyorduk. Kendimizi büyük bir endüstriyel delik içinde,fabrika benzeri eski bir endüstriyel dünyada hayal ettik. Orada duyduğunuz ses ve duygular albümde de bulunsun istedik.
Albüm bana eski dönemlerden bir psikolojik gerilime de soundtrack olabilirmiş gibi geldi.
Malcolm: Çünkü bahsettiğin filmler zaman ve mekanda genişlemeye izin veriyor, hızlıca editlenmemişler, uzun sahnelere sahipler. Ingmar Bergman filmlerindeki his gibi. Aynısını müziğe taşımak istedik. Parçalarımız özellikle uzun sürüyor, şeylerin yavaşça akmasına izin vermek için.
Basatap Ekim 2011 sayısında yayınlanmıştır.