Stendhal Syndrome

test drive

1 note

RADIO-ART: Duyulabilen her şeyle sanat

“Radio-art radyonun bir sanat aracı olarak kullanılmasıdır. Sound-art ve müzik sadece radyoda yayınlanmalarından dolayı radio-art değildir. Radio-art radyo ve sanatın birleşimi de değildir, sanatçılar tarafından yapılan radyodur.” Okuduğunuz cümleler 1998 yılında Bregenz’de düzenlenen işitsel bir etkinlik kapsamında Robert Adrian tarafından yazılmış radio-art manifestosundan maddeler. Geçen yıllar ve değişen teknolojinin içeriğinde çok fazla oynamaya yol açamayacağı bir manifesto bu, çünkü radyo sanatı doğası gereği zaman ve mekandan bağımsız. Performans sanatına benzer şekilde aracının kendisinin iletilen mesajı tanımladığı nadir üretim alanlarından. Kesin olan tek sınır işlerin radyo için, radyoda yayınlanmak üzere üretilmesi.

Ses malzemesiyle uğraştığı için sound-art’ın bir alt kolu olarak tanımlanan radio-art’ın diğer sanat dallarıyla sınırını ne olduğu konusu bulanık, çünkü radyo müziği de taşıyabilir, tiyatroyu da, kitapları da, bir ses kolajını da. İşitsel sanatçı Victoria Fenner’in bir röportajında dediği gibi parlak bir prodüksiyona sahip bir DJ seti de radyo sanatı olabilir, canlı bir müzik yayını da, radyo tiyatrosu da… Yeter ki işin içinde orijinal bir fikir olsun. Radyo sanatı yapan kişinin radyocu hatta sanatçı olması bir önkoşul değil. Radyo dalgaları, insan sesi, saha kayıtları, internet, analog ve dijital ses kaynakları, kısacası duyulabilen her şey radyo sanatına malzeme olabilir. Radyo belgeseli, draması, sound poetry, ses kolajı, radyo sineması, konsept performanslar, hepsi birer radyo eseri olarak tezahür edebilir.

Önemli olan yalnız fikir

Tanımın sınırsızlığına rağmen radyo sanatı, hatta radyonun tarihi kendini tanımlama çabalarıyla dolu. Bugün hala referans alınan 1933 tarihli La Radio manifestosu gibi…. Manifestoyu yazan  F.T. Marinetti ve Pino Masnata’ya göre radyo tiyatro değildir, çünkü tiyatroyu çoktan öldürmüştür. Sinema da değildir, çünkü sinema baygın duygusallığı, teknik zorlukları ve ölümcül banallikteki işbirliği anlayışından dolayı ölüdür. Kitap da değildir, çünkü insanları miyop yapan kitaplar  boğucu, katı ve donmuş bilgiler içerir. Bu iddialar ilk okuşta çok sert ve genellemeci görünse de aslında geleceğe doğru atılmış bir adım ve avantgarde bir sanat formunun oluşumuna edilen bir tanıklık. Tarihte tüm radikal sanatsal devinimlerin kendilerinden öncekileri yadsıyarak ortaya çıktığını düşünmemizle birlikte daha da anlam kazanıyorlar. Köklerini yine Marinetti’nin fütürist manifestosunda bulan radyo sanatı da her türlü entelektüelize edilme çabasına karşın DIY (Kendin Yap) anlayışını temel alıyor. Sesle uğraşan kaç sanat akımı “önemli olan sesin kalitesi değil orijinal fikirdir” önermesinde bulunur ki?

Radio-art’ın bir sanat akımı olarak  fazla bilinirlik kazanamamasının bir nedeni sahnesinin ses dalgalarının erişebildiği tüm evren olması ve bunun getirdiği görünmezlik. Diğeriyse doğrusal bir tarihinin olmayıp birbirinden bağımsız sanatçıların çalışmalarıyla şekillenmesi. Radyonun farklı formatlarının araştırılmasına dair çabalar avantgarde sanatın tarihi boyunca mevcut, ama sound-art diye bir şey 30 yıl kadar önce hayatımıza girene kadar bu denemelerin belli bir ismi yoktu. Fenner, Glenn Gould’un ‘The Idea of North’unun 1967 yılında bir radyo belgeseli olarak besteklendiğinde henüz kimse tarafından bilinmediğini, bugünse bir radio-art standartı haline geldiğini anlatır örneğin.

Topluluk radyolarıyla yeni bir dönem

La Radia manifestosunun yayınlandığı zamanlarda çok ilerici bir medya olarak görülen radyo maalesef ilerleyen onyıllarda popüler düzlemde bu işlevi yerine getiremedi. Radyo ve işitsel sanat ilişkisini son dönemde güçlendirense ana akım devlet radyoları ve özel radyoların aynı müzik ve haberleri iletmekten ileriye gidemediği noktada sanatçılar tarafından yönetilen topluluk radyolarının devreye girmesi oldu. Bugün artık akışının tamamını ya da bir bölümünü radyo sanatına adamış belli radyolar var ama hala parmakla gösterilecek sayıdalar. İçlerinde en büyük yankı uyandıranı korsan radyo kültürünün de beşiği Londra’da ‘dinleme sanatı’ sloganıyla 2002 yılında yayın hayatına başlayan Resonance 104.4 FM.  Londra Müzisyenler Kolektifi’nin (LMC) ayakta tuttuğu Resonace FM’in hemen yanındaysa Avusturya’nın ulusal kanalı ÖRF çatısındaki Ö1’in  haftalık radyo şovu Kunstradio deneysel arşiviyle çok önemli bir yere sahip. Bunun dışında İspanya’da Ars Sonora, Arjantin’de Radio-System gibi programlarla Yunanistan’daki Radio Art kanalına benzer daha yerel oluşumlar da var. Ama yine de çok büyük ve yaygın bir camiadan söz etmek mümkün değil. Radio-art tüm bu yerel girişimleri bir arada sunan platformlar ve klasik anlamda sosyal ağlar aracılığıyla ayakta kalıyor. Bu ağların en büyüğüyse  uluslararası istasyonlardan oluşan ve onların promosyonunu yapan Radia. Berlin’de geçen yıl yayına başlayan ve yine Radia çatısındaki Reboot.fm de Berlinli 85 sanatçıdan oluşan kadrosuyla son yılların en kapsamlı radio-art girişimi. Türkiye’de henüz radyo sanatına, hatta işitsel sanata adanmış bir kanalımız olmasa da Gözen Atila’nın 2005-2008 arası Açık Radyo’da yaptığı 9 Numara programının ses materyalleriyle oynama çabasını radio-art kapsamına dahil edebiliriz. Atila’nın Kunstradio da yayınlanmış ‘Amateurs and Sailors’ ve ‘Fin de la Première Partie’ isimli iki işi de mevcut.

Tüm bunların yanında bir de radyo formatına tam oturmayan konsept yayın projeleri var. Uzayın sesleri yayınlayarak bilim ve sanatı bir araya getiren Radio Astronomy ya da Silence Radio’nun çeşitli saha kayıtlarından oluşan podcastleri gibi.

İnternet yayıncılığının frekans ve lisans zorunluluğunu ortadan kaldırmasıyla radio-arta ilgisi olanlar tarafından elimize ulaşan işitsel materyal artmaya başladı. Ancak tüm bu materyalin evrenin sonsuzluğunda kaybolmaması için dinleyiciye de çok iş düşüyor, çünkü radyonun dinleyicinin hayalgücüne yer vermesine benzer şekilde radyo sanatı da ancak dinleyici katılımıyla varolabilecek ve onun zihinsel çabasını talep eden bir sanat türü. Büyüsü de burada. Uzay boşluğuyla odanızın sınırlı metrekaresi arasındaki dolaşımında; algı ve görünmezlik arasında tutturduğu dengede. Basatap olarak en ilkelden en ilericiye sonsuz açılımlara sahip bu sanat formunun ne olup ne olmadığını bilenlere danıştık.

——————————————————————————————————————————————

Reboot.fm  (Diana McCarty & Pit Schultz)

 

 

Ticari bir radyoyla sanat radyosu arasındaki fark nedir?

 

Bağımsız sanatçı radyosu da diyebiliriz buna! Bizimki Resonance FM, Alman modeli bağımsız radyo ve topluluk radyosu arasında bir model. Bir sanatçı topluluğu tarafından yönetiliyor. Bunlar çoğunlukla Berlin civarında faal görsel sanatçılar, DJler, deneysel ses sanatçıları, yazarlar, şairler vesaire… Ah bir de kritik düşünürler. Burada amaç radyoyu yapılması gerekenden farklı bir formatta yapıp farklı deneylere teşvik etmek. Herkes birbirinin işlerinden etkilenip daha iyi şovlar yapmanın peşine düşüyor. Mesela Big Dada sanatçısı Infinite Livez. Bir sürü alet, kendi metinleri ve elektronik dans müziğinden oluşan deneysel settler yapıyor.  Şovu Glorius Mono tüm disiplinlerden sanatçıları DJ setlerle bir araya getiriyor.


Nasıl bir dinleyici kitleniz var? Kimler radyoyu açıp bu denli deneysel şeyler duymayı bekliyor?

 

Bildiğimiz kadarıyla  farklı sanatçıların hayranları  diğer programlarada ilgi gösteriyor. Eminiz ki spoken wordcu Paula Varjack kendi kitlesine sahip ve bu kitle Staubgold plak şirketinin programını da takip ediyor. Sanatçılardan hayranlarının yorumlarına dair doğrudan feedback alıyoruz. Bir de taksi şoförleri var.  Normalde radyoda yayınlanmayan tuhaf şeyleri dinlemeyi seviyorlar. Berlin’de yaşayanların tuhaf, eğitimli ve açık görüşlü olmalarına güveniyoruz.


Finansal olarak nasıl ayakta kalıyorsunuz? Bir sanat radyosu için zor olmalı.


Bu çok büyük bir zorluk. Gerçek bir finansal desteğimiz yok. Üç kişilik çekirdek kadromuzun kendi çabasıyla ayakta duruyoruz. Stüdyo alanını da yayını yaptığımız Haus der Kulturen der Welt sağlıyor.

 

Reboot FM’i kurma sürecinde neleri örnek aldınız?

 

Geçmişteki pek çok projeyi, ama özellikle de Nettime, Faces gibi 90’ların DIY internet ağlarını. Radyo, yerel kalıp uluslararası olmanın iyi bir yolu gibi görünüyordu. Ayrıca işleri yürütmeye faydası dokunan pek çok yerel ve uluslararası (gerçek) sosyal ağ vardı.  Viyana’daki Kunstradio ve Londra’daki Resonance FM gibi pek çok ilginç radyoyla bağlantıdaydık. Onlardan çok şey öğrendik ve 2005 yılında radia.fm isimli radio-art ağını kurduk ilk olarak.

 

Internet insanların dinleme deneyimini ve radyoyu nasıl etkiledi?

Sihir yayının kendisinde, ya da canlı yayın ve paylaşılan an kavramında. Podcast ve streamler de bu anlayışı devam ettiriyor. Ama taksi şoförlerinin arabalarında internet radyosu olmadığı sürece eski moda bir radyo olarak kalmaya devam edeceğiz!

——————————————————————————————————————————————

 

Gözen Atila (9 Numara programının yapımcısı, radyo sanatçısı)

Açık Radyo’da yaptığın ‘9 Numara’dan biraz bahsedebilir misin? Radio-art’ı       bir ifade aracı olarak ne şekilde kullanıyordun programda?

Radyoyu ve radyoculuğu günümüzde değerlendirirsek -buna internet radyoculuğu da dahil-, bu alanda garip bir istila ile sadece birtakım müzik parçaları dinlemekle ya da haber almakla karşı karşıya olduğumuzu söylemek mümkün. FM radyo dinlenebilecek gibi değil. Sesleri algılamada, müziği değerlendirmede, müzik dinleme pratiklerinde çok kısır bir noktada olduğumuzu düşünüyorum. İfade dediğin şey de bunu söylemekten, bir radyo programıyla bir adet önerme yapmaktan ibaretti. 9 Numara radio-art mıydı bilemiyorum, bence bir radyo programıydı. 


Türkiye’de pek örnek yok bu konuda. Senin programına gelen tepkiler nasıldı?

9 Numaraya ilgi oldu mu olmadı mı bilmiyorum. Pek feedback alamadım. Bir kaç arkadaşım sen bunu insanı bunalıma sokmak için mi yapıyorsun demişti. İşte ses algımız bundan ibaret, batı armonisinin ya da folk armonilerinin dışına çıkan çoğu ses organizasyonu hala insanlarda kasvet duyguları uyandırabiliyor.

 

Radyo alanında çalışmaya nasıl başladın?

Radyo ile ilgili 2006’dan beri ciddi anlamda çalışıyorum. Bitirme tezim de bunun üzerineydi. İlk eserim de bu tezin araştırmalarının bir sonucudur. Ben daha çok radyo tiyatrosu ve elektronik/elektroakustik müzik alanlarından beslenerek ve işlerimde bu alanları birleştirerek üretim yapıyorum. Başından beri müzik alanında yapmak istediklerim bu son derece özgür ve ucu açık formata yöneltti. 

Radio-art’a dair manifestolarda bu alanın sound-art ve müzikle ayrımının altı özellikle çiziliyor. Sence işitsel bir eser ne zaman radio-art kapsamına girer? Ve radyo sanatı senin üretimin içinde nasıl bir yer tutuyor?

 

Bu sınırlar ne kadar ateşli bir şekilde savunulursa savunulsun, radyo geleneği etkisini yitirdiği için yeni kuşak haklı olarak radyo dinlemiyor, bu alanda üretimi de bilmiyor, geleneği de bilmiyor. Manifestolara pek bakmamalı, ben ses sanatı yapıyorum dediğiniz anda zaten sound artçı oluyorsunuz. Ben şu isimli eserimi radyoda yayınlanmak üzere yaptım diyince de radio art oluveriyor. İçine müzik koyarsanız da kimse bu müziktir soundart veya radyo sanatı değildir de diyemez. Bence sınırları yok, emektarları var. Herşeyin iyisi var kötüsü var, dinlemek öğrenmek ayırt etmeye başlamak lazım.  Ortada bu kadar az iş varken kesin etiketlemeler yapmak mümkün değil. 

 

 

——————————————————————————————————————————————

 

 

 

 

Rubén-Marino Tolosa  (Radyo sanatçısı,  Geçtiğimiz ay Arjantin’de düzenlenen ilk kolektif radio-art enstalasyonu AIR/EAR’in küratörü)

Radio-art’a adanmış bir organizasyon düzenlemeye nasıl karar verdiniz? Radio-art dradyo dinleyicisi için hala yabancı bir alan mı?

 

Air/Ear konseptinin temeli dinleme, elektrik, alan, doğa, network gibi kavramlarda yatıyor. Herhangi bir şekilde sanal veya fiziksel olan yeni bir yer yaratmaktı amacım. Sonra da beş kuruşsuz şekilde her odasında bir radyonun bulunduğu ve yayın yapıldığı bir ev yarattım. Sound-art ve radio-artla ilgilenenlerin yanında ses materyaliyle çalışmayan sıradan insanlar dahil 43 kişi katıldı. Telefonla arayıp mahallelerindeki problemlerden bahsedenler de vardı aralarında. Onların işleri de diğerleriyle eşit koşullarda sergilendi çünkü radyoda konsept ses kalitesinden önce gelir. İşin aslı etkinliklere katılım azdı. Bence radio-art hala yeraltında ve gelişiyor.

 

Radio-art’a seni en başta çeken neydi?

20.yy avantgard’ına ilgim hep büyüktü , bunu keşfettiğimden beri hep ters yöne hareket ettim. Bence gelecek geçmişte. Müziği bir DJ gibi aktarırsam, aktarım hep aynı şekilde herçekleşiyor. Oysa ki radyonun yaşayan bir yer olması gerek. Radio-art  çevre, soundscape ve saha kayıtlarıyla ilgili; bu da mimari ve coğrafyayla alakalı daha çok.

 

Radio-art’ta fikir her zaman teknikten önce geliyor. Bu dinleyiciyi bu deneyime ortak etmenin bir yolu mu?

 

Internet sayesinde radyo istasyonlarını tüm dünyadan dinleyebiliyorsunuz. Giderek daha fazla radyo interet aracılığıyla yayın yapıyor ve bu sayede normalde asla duyma şansımız olmayabilecek haber ve görüşleri duyabiliyoruz. Radio-art radyo formatının yaratılma sürecindeki deneyimleri incelerken  farklı yerlerden çeşitli radyo istasyonları çeşitli ağlar aracılığıyla bir araya geliyorlar. Her şeye bağlanabildiğim bu yerde mikrofonu gözlerim olarak kullanıyorum. Bulunduğum mekanı araştıran bir ses gözlemcisi olarak, ve aynı zamanda çeşitli ağlar aracılığıyla yabancı ve yerl medyayla senkronize oluyorum. Bu yeni radyo formu  zamansız ve dinleyici artık sadece alıcı değil; arıyor, etkileşime geçiyor ve anlam üretiyor.

 


Basatap Ağustos 2011 sayısında yayınlanmıştır.

 

 

 

0 notes

EDITIONS MEGO


2011’in deneysel müzik seceresini kısa yoldan çıkarmak için yapılabilecek en yerinde hareketlerden biri Editions Mego kataloğuna bakmak olurdu. Glitch akımının ortaya çıkışının baş sorumlularından Peter Rehberg’in yürüttüğü şirket zaten uzun yıllardır dijital müziğin ağır çeşitlemelerinin  bir kaç büyük destekçisinden biri ama bu sene nasıl bir yenilenmeye girdiyse Editions Mego, yeni alt şirketleriyle birlikte sadece önemli bir plak şirketi olmaktan çıkıp iyiden iyiye yön belirleyici bir hale geldi.

Beklenmedik şekilde, adı her zaman downtempo müziklerle anılan Viyana’da konuşlanmış bir plak şirketi Editions Mego. Eskiden beri takip edenler aslen Mego ismiyle biliyor oluşumu. Şu an ortalıkta olan onlarca küçük ve seçkin şirketin esamesi okunmazken 94 yılında Ramon Bauer, Andreas Pieper ve Peter Meininger tarafından dönemin techno sahnesinin zihin açıcı etkisinden alınan ilhamla ilerici bir dijital müziğin arayışında kurulmuştu. Hemen bir sene sonraysa Meininger’in yerini Rehberg aldı. Mego’nun 2005’teki kapanışına kadar geçen 11 yıllık sürede Hecker’den Rehberg’in kendi projesi Pita’ya, Fennesz’den Russell Haswell’a lap-top müzisyenliğinin sınırlarını genişleten isimlerin işlerini yayınladı süreki. 2005’de küçük çaplı Mego efsanesi sonlandı ama hemen bir yıl ardından Rehberg tek başına Editions Mego’yu kurarak hem eski Mego albümleri hem de yeni kayıtların peşinde yepyeni bir tempoya girdi. O dönemden bu yana Editions Mego, Mika Vainio, Mark Fell gibi Avrupa ağırlıklı ağır işçilerle birlikte elektro-akustik ses deneylerinden, endüstriyel ve noise’a, en ilkelden en sofistikeye çok geniş bir ses skalasına adadı kendini. İsmini bir fütürologdan (Herman Kahn) ilhamla alan bir plak şirketinden bekleneceği üzere yüzünü asla geçmişe dönmeyip sürekli zorlayıcı seslere kucak açan bir plak şirketi oldu. Kevin Drumm, Z’EV, Daniel Menche, Prurient şeklinde uzayan listeye bakmak bile sesle olan ilişilerinin müzik sınırlarının en sonunda, sound-art ve gürültüye yakın olduğunu anlamak için yeterli.  İsmin açılımı ne derseniz, hacker jargonundan bir tabir olan ‘My Eyes Glaze Over’ın kısaltması MEGO.

Spectrum Spools’dan synth açılımları

Değişen ne bilinmez ama Edition Mego bu sene tarihinde olmadığı kadar çok sayıda albüm yayınlamaya başladı. Bill Orcutt’dan Emeralds üyelerinden Mark McGuire’ın solo albümüne sınırları da her zamankinden de geniş bir seçki bu. Akustik sesler ve melodiler de en saf halleriyle olmasa da bir yerinden gitmeye başladı bu çok seçici kataloğa. Oneohtrix Point Never’ın ‘Returnal’ı ve Emeralds’ın ‘Does it look like i’m here?’i ile güncel synth müziğinin daha ulaşılır ve yumuşak tarafına da soğuk bakmadığını ilan etse de, -her iki albümün türleri adına taşıdıkları mabed niteliğini düşününülürse-, eMego’nun yaptığına yumuşama değil de olsa olsa öngörü denebilir. Zaten plak şirketinin sınırlarını genişletmesi de yetmemiş olacak ki yeni eğilimlere olan ilgisini alt şirketlerle taçlandırdı Ediitons Mego. Bunu yaparken de o kadar hadefi 12’den vuran seçimler yaptı ki alt şirketleri yakında kendini alt ederse şaşırmayız. Bu yeni eklentilerden biri daha bir kaç ay önce hayatımıza girip daha şimdiden başlıbaşına bir çizgi oluşturan Spectrum Spools. Küratörlük anlayışıyla hareket eden ince zevklere sahip tüm plak şirketleri gibi onun da başında türlerarası hareket edebilen eüretken biri var. O da Emeralds’dan John Elliott. Emeralds’ın katman katman akıp giden synth hikayelerinden bekleneceği üzere çıkış noktası analog synthler olan bir label Spectrum Spools ama minimal işçilikten uzun soluklu emprovizasyonlara  poptan dans müziğine türün gideceği her yeri zorluyor. Ortalıkta çokça dolan drag benzeri dumanlı lo-fi versiyonlar ya da dönemsel göndermelerin çok ötesinde daha araştırmacı ve meraklı bir yaklaşımı benimsiyor Bu sene tanıştrdığı en önemli projelerden bir tanesi erken dönem elektronik müzisyenlerinin matematiğini drone’un atmosferi ile garip zamanlamalarla çarpıştıran Bee Mask oldu. Duygusal  taraftaysa  Tape’ten bu yana belki de en melankolik synthlerin sahibi Fabric’in  ‘A Sort of Radiance’ı var. Sadece synth çeşitlemelri üzerine kurulu Forma, duygusal hafifliğiyle Emeralds’a yakın duran pop etkileşimli John Elliott projesi Mist de Spectrum Spools çizgisinin belirleyicilerinden. Ama Spectruşirketin kendini ‘dansedilemez’ müzikle kısıtlamadığı Container’ın Spectrum Spools kataloğuna tokat gibi inen son derece ham techno albümüyle geldi. Bir de Temporal Marauder, Driphouse ve Hive Mind’ı sayarsak yılın en ilginç synth döngüsünü tamamlamış oluyoruz.

Stephen O‘Malley’nin ideolojik organı

Diğer tarafta daha gizli bir cevher olan Ideological Organ var. Başındaysa başka bir öncü isim, doom drone krallığının tahtından Stephen O’Malley. KTL, Sunn O))), Æthenorgibi projeleriyle ilkel gürültüleri sofistike kulaklar için cazip kılan O’Malley, Editions Mego ve Spectrum Spools’un tersine güncel müziğin çok dışından isimleri kovalıyor. Şu an ortalıktaki en alternatifsiz şirketlerden biri Ideologic Organ. Avangard işleriyle bildiğimiz çellist Eyvind Kang ve vokalini Wolves in the Throne Room, Sunn O))) gibi metal ekiplerine veren Jessika Kenney’nin Ortaçağ’dan çıkıp gelmiş hissi uyandıran ‘Aesterium’ albümü ya da Phurpa’nın çağdaş drone’un köklerinin ne kadar gerilere gittiğini gösteren geleneksel Tibet müziği albümü, Ideologic Organ olmasa doğru dinleyiciye daha zor ulaşırdı gibi geliyor. O’Malley Sunn O)))’da da birlikte çalıştığı Eyvind Kang’ın solo bir albümünün yanısıra Sunn O))) ve Nurse with Wound’ın ortak bir çalışmasını da buradan yayınlandı. Ideologic Organ’ın ideolojilerinden biri de kayıtlarını mutlaka plak formatında da yayınlamak.

Gürültü Editions Mego kataloğunda sürekli yer değiştiriyor belli ki. Ana şirkette uzay çağına hazırlanan sesler Ideologic Organ’da ilkel köklerine döndürülüyor. Spectrum Spools da analitik ve serbest yaklaşımlar arasında bir denge noktası gibi. Raster-Noton, Kranky, Digitalis, Rune Grammofon gibi pek çok farklı tavra sahip öncü plak şirketi arasında bir kesişim noktası Editions Mego ve bu hızla giderse burada yazıp çizdiğimiz müziklerin çok çok büyük bir kısmı o çatının altından çıkıyor olacak.

 

Basatap Kasım 2011 sayısında yayınlanmıştır.

0 notes

Die gefühlvolle Liedermaschine

Sezen Aksu, die größte Diva der türkischen Popmusik, gastiert am Mittwoch mit großem Orchester im Tempodrom.

          Singt beim Jubiläumskonzert 50 Jahre Türken in Deutschland: Sezen Aksu.
Singt beim Jubiläumskonzert „50 Jahre Türken in Deutschland“: Sezen Aksu. 
Foto: SOULTRADE
BERLIN –  

Die Stimme Istanbuls – so wird Sezen Aksu gerne genannt. Man mag das als Slogan empfinden. Doch ist auch viel Richtiges daran: In gewissem Sinn ist Sezen Aksu, diese größte aller türkischen Pop-Diven, genauso wie Istanbul. Jeder Türke, jede Türkin hat eine besondere Beziehung zu dieser Stadt voller Konflikte, Chaos und Schönheit. So wie jeder auch seine eigene Liebes- oder Hassgeschichte mit Sezen Aksu erzählen kann. In der Türkei ist es unmöglich, keine Meinung zu Istanbul zu haben; und ebenso unmöglich ist es, von Sezen Aksu kalt gelassen zu werden. Nicht nur, weil sie die einzige türkische Künstlerin ist, die so viele unterschiedliche Generationen beeinflusst hat Nicht nur wegen der mehr als 500 Lieder, die sie geschrieben hat, die von ihr oder von anderen gesungen wurden und sie – über das Dasein als einfache Sängerin hinaus – zu einer veritablen Liederfabrik gemacht haben. Es ist ein Gefühl jenseits aller künstlerischen Qualität, das Sezen Aksu so bedeutsam für die türkische Pop-Geschichte, für die ganze kollektive Erinnerung des Landes macht. Ein kräftiges Gefühl bei ihrem Singen, das einige bezaubert – und andere überfordert, weil sie es zu belastend, zu schwer finden.

Als Sezen Aksu Ende der Siebzigerjahre erstmals auf den Konzertbühnen erschien, hatte die türkische Musikszene ihren „kleinen Spatz“ gefunden. Mit ihrem zerbrechlichen und lieblichen Aussehen war sie die türkische Edith Piaf, die von den größten Lieben und Schmerzen mit so viel Offenheit und Poesie zu singen vermochte wie niemand zuvor. Viele ihrer unvergesslichsten Lieder wie „Git“ und „Sen Ağlama“, die in den Achtzigerjahren entstanden, haben eine ganze Nation im Herzen berührt. Später in den Neunzigern hat sie aber gezeigt, dass sie nicht nur den Liebeskummer, sondern auch die politischen und sozialen Sorgen der Menschen zu teilen verstand. Zum ersten Mal überhaupt hatte die Türkei einen Star, der für alle Schichten der Gesellschaft sang und bei allen gleichermaßen beliebt war.

Mit der Zeit füllte Sezen Aksu sämtliche Leerstellen aus, die es im türkischen Pop bis dahin gab: zwischen den apolitischen Diven und den humorlosen intellektuellen Liedermachern, denen die Leichtigkeit für den Pop fehlte; zwischen den orientalischen Traditionen und dem westlichen Pop, zwischen Liebesballaden und leichter Tanzmusik… Das gesamte Spektrum der türkischen Musik hat sie belebt und entwickelt, von türkischen Volksliedern bis zur balkanischen und griechischen Musik. Sie war lokal und international, intellektuell und leicht, poetisch und verrückt.

Absichtlich billig war sie manchmal auch. Ohne auf die Liebesballaden zu verzichten, hat sie in den Neunzigern eine neue Richtung entdeckt, deren Spuren in der aktuellen türkischen Musik immer noch zu finden sind: eine Mischung aus kinderversmäßig witzigen Lyrics (wie dem von Tarkan gesungenen „Şımarık“), Straßenjargon und einer viel zu leichtsinnigen Musik, wegen der sie mancherorts dann auch beschuldigt wurde, zum Verfall der türkischen Popmusik beizutragen.

In den 2000ern hat die gefühlvolle Liedermaschine neben den guten auch viele mittelmäßige Lieder produziert. Mit „Türkiye Şarkıları“ (Lieder der Türkei) hat sie alle ethnische Identitäten der Türkei umarmt und ihre politische Botschaft als Friedenssprecherin verstärkt. Doch abgesehen von einigen Perlen wie „Istanbul Olalı“ oder „Adı Bende Saklı“, wurden ihre Lieder immer belangloser. Das war ihren Fans egal, weil das selbe Gefühl immer noch da war. Diese einzigartige Mischung von weinerlicher Zerbrechlichkeit und Würde.… Für ihre Verehrer ist Sezen Aksu viel mehr als nur eine Musikerin, sondern auch die Frau, die endlich ihre Geschichte erzählt. Die Frau, die sie zum Weinen bringt.… Deswegen wird sie von ihren Fans auch immer mit dem Vornamen „Sezen“ angeredet, als ob sie jemand aus der eigenen Familie wäre.

Diese umarmende und zugleich besitzergreifende Haltung des Publikums, die auch von vielen Künstlern und Intellektuellen geteilt wurde, hat aber gleichzeitig zu einer Tabuisierung geführt. Bis heute kursieren viele Gerüchte darüber, dass Journalisten von ihren Zeitungen gefeuert wurden, nachdem sie etwas Negatives über Sezen Aksu schrieben. Und darüber, dass junge Talente, die von Sezen Aksu protegiert wurden, keine Chance auf eine Karriere mehr haben, wenn sie einmal bei ihr Ungnade fallen.

Es geht aber auch anders herum: Ein umstrittener Journalist namens Hıncal Uluç hat einmal geschrieben, dass er jedesmal, wenn er wegen eines Artikels negative Reaktionen vom Publikum erhält, sofort eine Lobeshymne auf Sezen Aksu verfasst, damit seine Leser sich wieder beruhigen. „In der Türkei bist du beliebt, wenn du Sezen Aksu liebst“: so hat er die Situation erklärt. Sezen Aksu ist wie die schwache Stelle der Gesellschaft. Ein zwingendes Gefühl, das man nicht ablehnen darf.

Ihre Majestät ist am besten bei ihren Konzerten zu erleben, auch wenn sie die großen Shows nicht mehr alleine bestreiten kann. Mittlerweile steht Sezen Aksu inmitten eines großen Orchesters voller virtuoser Musiker auf der Bühne, aber auch mit immer neuen jungen Talenten, die sie dem Publikum präsentiert.

Ihre andere große Waffe ist der Humor. Sezen-Aksu-Konzerte haben auch immer etwas von einer Stand-up-Comedy, vor allem, wenn sie von ihren alten Männern, ihren Liebschaften und Alltagserlebnissen erzählt. Die Leute, die etwas von „Sezen“ kriegen wollen, sind damit rundum glücklich. Doch wer sich nach der großen Sängerin und ihrer Musik sehnt, der ist mit dem großen Sezen-Aksu-Bühnentheater heute nicht mehr so zufrieden wie früher.

Natürlich ist es ungerecht, nach 30 ermüdenden Jahren von einer Künstlerin die gleiche Kraft, die gleiche Leidenschaft wie in den Anfangstagen zu erwarten. Vielleicht ist einfach nur die Zeit für eine neue Sezen Aksu gekommen. Statt des Monuments einer Gesellschaft, statt der ewigen Königin würden wir gern einmal wieder eine Sezen Aksu als Sängerin kleiner intimer Lieder erleben – jener Lieder, die sie wie keine andere zu schreiben und zu singen vermag und die das Herz immer noch mehr berühren als all die überladenen Sätze.

(Source: berliner-zeitung.de)

0 notes

BiR NEVİ MÜZİK ARKEOLOJİSİ // DEMDIKE STARE RÖPORTAJI

İngiltere’nin cadı yuvası Pendle’dan çıkma Miles Whittaker ve Sean Canty ikilisi aramıza katılalı daha iki yıl olmuş ama herkes çoktandır önlerinde saygı duruşuna geçmiş halde. Müziklerinin etki alanı da yarattıkları hissiyat da o kadar yoğun ve kompleks ki en cevval müzik yazarları bile onları etiketlemeyi hala başaramadı. Bir çeşit müzik kazıcılığı yaptıkları. Geçmişi didikleyip nadir bulunan cevherleri arıyorlar. İkiliden Sean, yol arkadaşları Andy Votel’la birlikte arşiv kayıtlarının günümüzdeki sayılı temsilcilerinden Finders Keepers’ın da başında. Son zamanların nostalji çılgınlığı içerisinde yeni bir şey değil gibi geliyor tüm bunlar ama Demdike Stare’in eskiyle kurduğu ilişki biraz farklı. Gömüldükleri arşivlerin içinden çıkardıklarıyla kendi bağımsız ülkelerini ve zaman dilimlerini yaratmış haldeler. Seslere kafanızda eşlik eden görüntülerse genelde ya bir korku ya da bilimkurgu filmine ait oluyor. Demdike Stare geçen ay Club To Club’ın İstanbul ayağı kapsamında Minimüzikhol’deydi. Gelmeyenler çok şey kaçırdı. Atmosfer ve müzikalite ikilisinin bu kadar yoğun şekilde havayı titreştirdiği bir konser bu ülke sınırlarından bir daha kolay kolay geçmez…

Müziğinizi dinlerken karşımıza çıkan o kadar çok katman var ki. Dub, endüstriyel, library music, techno… Ama hepsini bir araya getiren tutkal işitsel değil de başka bir şey sanki. Her şey atmosferle ilgili galiba.

Miles: Çünkü biz büyük library music fanlarıyız ve library music aslen televizyon ve radyoda atmosfer ve ruh hali yaratmak için tasarlanmış müzikler. Onların yarattığı etkiyi taklit ediyoruz biz de. Bir library kaydının arka kapağına baktığında gergin atmosferik yaylılar, dramatik yaylılar gibi ibareler görürsün. Film soundtrackleri de bir o kadar atmosferik.

Müziğiniz zaten çok sinematik. Hayali bir filme yapılmış bir soundtrack gibi geliyor kulağa.

Miles: Demdike Stare’e karar vermeden önce Sean varolmayan bir korku filmi için müzik yazacaktı. Çıkış fikrimiz buydu zaten.Yıllardır arşiv  kayıtları topluyoruz. Satın aldığın şeyler sen daha farkına bile varmadan sindirilip dışarı çıkıyor. Dinlediğin müzik yaptığın müziği de şekillendiriyor.

Film zevkinizi çok merak ediyorum.

Sean: Müzik zevkimiz gibi. Her şeyi seviyoruz. İtalyan korku filmlerinin büyük hayranıyız. Genel olarak korku diyebiliriz aslında. Oldschool New York Grindhouse filmlerini… John Carpenter müziğimiz için büyük bir ilham kaynağı. Roman Polanski… Dario Argento. Hollywood da aslında…

Tüm bu katmanları nasıl bir araya getiriyorsunuz peki? Prodüksiyon süreci nasıl işliyor?

Sean: İki dünyanın bir karması gibi. Ben hip-hop ve breakbeat kültüründen geliyorum. Samplelamak için  hip-hop parçalarında kullanılabilecek kayıtlar topluyordum. Miles da 15 yıldan bu yana büyük bir stüdyo ekipmanı koleksiyoncusu. Basic Channel gibilerden çok etkilendi.

Miles: Techno, house ve safkan elektronik müzikten… Bir araya geldiğimizde tüm bu ilhamlar birleşip karmakarışık bir hale geliyorlar. Bambaşka müzikler dinliyoruz. Prodüksiyon ise oldukça rastlantısal. Denemek istediğimiz fikirler oluyor. Örneğin geleneksel oryantal müzik duyuyoruz bir yerde. Ben ritimlerde bir şey buluyorum, Sean yaylılarda ve bu ilhamlar bir araya geliyor. Duyduğumuz müziği kendi tarzımızda ve güncel şekilde yeniden yaratmaya çalışıyoruz.

Aranızda iş bölümü yok mu yani?

Miles: İşin çoğunu ben yapıyorum, Sean müzikleri buluyor. (kahkahalar)

Görsellerinizi kim yapıyor peki?

Jonny Redman isimli bir arkadaşımızla çalışıyoruz. Özellikle kült Avrupa filmlerine adanmış lovelockandload diye bir forumun sahibi. Bizim müzikleri samplelamamıza benzer bir şekilde görsel samplelıyor o da. Büyük bir VHS video koleksiyoneri. Sample’ladıkları belli ruh halleri aslında. Tıpkı bir yaylı ya da drum break samplelamak gibi.

Ne tür library music kayıtları ilginizi çekiyor. Bu kadar zor bulunur kayıtlara nasıl ulaşıyorsunuz?

Sean: Bence bir çok insan library music’e hip hop vasıtasıyla bulaştı. İnsanların müziğin daha derinine inmek zorunda oldukları bir dönem olmuştu. Telif hakları meselesi giderek daha yorucu oluyordu. Diğer tarafta da library music duruyordu. Dürüst olmak gerekirse ticari olarak yayınlanmadıklarından dava falan açılmadan rahatça kullanabiliyordunuz bu müzikleri. İngiltere’de bu kayıtları kullanan bir kaç kilit isim vardı, Mark B. gibi. Onlar aracılığıyla Amerika’ya yayıldı. Kimi koleksiyoncular Q-Tip, A Tribe Called Quest gibi Amerikalı hip-hop prodüktörlerine satıyordu bunları. İnsanlar da “aaaaaa Amerikan plakları yerine İngiliz plakları çalıyorlar” diye konuşuyordu.

Miles: Bu kayıtlar dünyanın her yerinden esasen. Avrupa, Almanya, İtalya… Alman ve İngilizlerinki daha elektronik ama en tarz sahibi olan İtalyanlar. Onların 80’lerden kalma arşiv kayıtları neredeyse klasikleşmiş kayıtlar. Ses ve prodüksiyon fikirlerini o kadar ileri götürmüşler ki. Gerçekten çok tuhaf işler yapmışlar. Ennio Morricone’nin çevresinden bazı isimler mesela. İnanılmaz müzikler, bizi çok etkiledi.

Son dönemde niye daha görünür oldular peki?

Miles: George Romero filmleri gibi pek çok film soundtracklerinde bu kayıtlar kullandığından daha popüler oldu şu ara.

Ama neden şimdi?

Miles: İnsanlar daha derin bir şeyin arayışında. Majör plak endüstrisi ölmek üzere çünkü gerçekten bir çöplüğe dönmüş halde. Küfredesim var, gerçekten berbat. İnsanlar da sıkıldı artık. Neleri beğeneceklerinin kendilerine dikte edilmesindense kendileri arayıp buluyorlar. İnternet de bu konuda muhteşem. Bir çok insan hala yeni kayıtlar keşfediyor. Hepsini birden dinlemek mümkün değil. Bunun için bağlantılar, iletişim ve araştırma gerekli.

Tüm bu tuhaf arşiv kayıtları neden daha çok İngiltere den çıkıyor? Daha mı iyi koruyorsunuz ses tarihinizi?

Miles: İngiltere de daha çok insan müzik arkeolojisi benzeri işlerde çalışıp müzik keşfediyor. Belki de daha iyi pazarlanıyordur. Bugün iyi durumda Türk müziği plakları aradık ama bulmak mümkün değildi. Diğer ülkelerde de bu böyle aslında.

İngiltere’de TV istasyonları son 10 yıldır kütüphanelerindekileri satışa çıkarmaya karar verdi ve bu kayıtlar Jonny Trunk gibi koleksiyonlerin eline geçiyor.

Sean: Library kayıtları arzu nesnesi. Aslında her şey kovalamaktan ibaret. Bir kere kayda ulaştınız mı rafa kaldırıyorsunız. Nadir bulunmaları da ayrı bir sebep tabii. TV ve radyo istasyonlarına yollanan bir kaç yüz kopya var sadece. Bir çok insan varlıklarından haberdar değil çünkü asla yayınlanmayacaklar.

Andy Votel’la birlikte kurduğunuz şirket Pre-Cert da zor bulunur kayıtlara adanmış bir şirket.

Sean: Film başlamadan önce “izlemek için şu yaşta olmanız gerek” diye kurallar yazar ya, Pre-Cert videolar o yasaklardan önceki döneme ait videolar işte. Çok kanlı ya da çok fazla çıplaklık var diye sansürleren, asla DVD olarak yayınlanamayacak o kadar çok koleksiyonluk video var ki. Bambaşka bir dünya bu. Pre-Cert de bu kaset kültürüne, arşiv ve etnik saha kayıtlarına adanmış bir plak şirketi.

Sampleladığınız Türk müzisyenler var mı?

Sean: Bir kaç isim var etkilendiğimiz Barış Manço, Selda gibi…. Ama samplelamak değil de duyup etkilendiklerimizi müziğimizde yeniden yapılandırmak gibi. TRT’nin iyi bir arşivi var bu arada, oradan edindiğim gerçekten iyi Türk psychedelic kayıtları var.

Demdike Stare’in ismi bir cadıdan geliyor. Okült imgeler  müziğiniz için ne ifade ediyor? Son dönemlerde mistik sembolleri kullanan çok fazla müzisyen var ama çoğu sadece estetik bir unsurdan ibaret.

Miles: Cadının ismi ikimizin de doğduğu Pendle’dan geliyor. Orada yaşayanlar için bu çok ilham verici, her yerde sürekli duyup görüyorsunuz. Otobüslere bile cadı isimleri veriliyor, bu kültürün bir parçası. Oradaki sembolizm ve referensları alıyoruz. Bayağı bir okült kitap okudum ve okunmaya değerler bana kalırsa. İlla inanmaya değer olmaları şart değil. Dünyada insanların olduğundu sandığından daha çok şey var bence. Düşünce tarzımı değiştiren okült referansları seviyorum. Nesnelere bir fikir ya da öz vererek bir ruh hali yaratıyorlar.

Hauntology ile teorik anlamda bir bağınız var mı?

Sean: Ne olduğunu tam olarak bilmiyorum aslında. Daha çok içine düştüğümüz bir durum. Biz müziğimizi asla o şekilde tasarlamadık.

Miles: İngiltere’de gazeteciler sürekli yeni müzik türleri icat ediyorlar. Bunu seviyorlar, ama bir şeyi akım olarak görebilmek için belki bir beş on yıl sonra geri dönüp bakmak lazım. O zaman bugüne bakıp “pek çok insan karanlık atmosferik müzikler yapıyordu” diyeceğiz. Ama şu anda bu daha fazla dergi atmak için gösterilen bir çaba sadece. Müziği insanların satın almadan önce anlayacağı şekilde paketlemek için bir çaba. Hayatta en zor olduğunu düşündüğüm eylemlerden biri müzik üzerine okumak, çünkü müzik dinlemek içindir. Sana bu kaydın bana neler hissettirdiğini söyleyebilirim, ama sen dinlediğinde bambaşka bir şey hissedersin. Gazeteciler müziği etiketliyor ve bunu  anlıyorum, ama bağ kuramıyorum. Ah İngiliz medyası! Sadece biraz daha zeki olmaya çalışıyorlar. Ama işi basit tutmalısın. Bir kayıt için heyecanlıysan onu olduğu şekilde sat, olmayan bir şey yaratma ondan.

Witch house gibi…

House müzikle alakası bile yok onun mesela!

Son dönemdeki retro çılgınlığı hakkında ne düşünüyorsunuz? Siz de geçmişi yeniden yapılandırıyorsunuz ama nostaljik olmaktan ziyade geleceğe yönelik şekilde.

Sean: Eski kayıtlar dinliyoruz ama bizim için yeni bir durum bu. 70’lerden bir albümü alıp 2011’de dinliyoruz.

Miles: Müzik her sene çok fazla değişiyor ama pek çok şey zaten yapıldı. İnsanların 5-10 yıl önce yapılmış işleri tekrarladıklarını görüyorsunuz. Kimi Demdike Stare parçaları da kulağa 60’lı yılların elektronik kayıtları gibi geliyor mesela. 60’larda belki anlaşılmıyorlardı ama yaşadığımız zamanlar için mükemmeller. Sanat böyle bir şey. Her zaman zamansız işler de olacak yapıldıktan iki hafta sonra eskiyen işler de.

Basatap Temmuz 2011 sayısında yayınlanmıştır.

 

 

 

1 note

Dünyanın sub’ı // KODE 9 Röportajı - Seda Niğbolu&Pınar Üzeltüzenci



Annesinin ve akademisyen arkadaşlarının çağırdığı ismiyle Steve Goodman, İngiliz ritim ortamlarındaki karakterinin kod adıyla kode9, geçtiğimiz ay bir İtalyan/Türk ortak yapımı olan Club to Club festivali dahilinde İstanbul’a geldi. Hyperdub patronu, Tamirane’de önce yarım saatlik bir ‘daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış’, yeni, bitmemiş ve gün yüzü görüp gör- meyeceği belli olmayan Burial malzemelerinden bir set sundu, sonra da 2 saat boyunca UK funky, juke ve azıcık da dubstep parçalardan oluşan roket gibi bir set çalarak, Türk ‘clubber’ların aklını karıştırdı. Birkaç saat önce kaldığı otelinin terasında yaptığımız söyleşide de, serin- kanlılığı, cin gibiliği ve sarkastik mi değil mi şüphesiyle kilitleyen hınzır gülümseyişiyle bizim aklımızı almıştı. Bir sonik kültür dersinde daha Dr. Steve Goodman’laydınız. Tenefüste hep birlikte kode9’la dans etmeye.

 

 

bstp: İki albümün arasında 5 yıl var; oldukça uzun bir süre. Bu kasıtlı bir ara mıydı yoksa label şefliği ve akademik kariyerden müzik yapmaya vaktiniz mi kalmadı?

 

kode9: Kasti bir ara değildi. Plak şirketinin işleriyle çok meşgul olduğumdan birkaç senedir sadece albüm parçalarını farklı şekillerde canlı çalıyordum. Albümü tamamlamak için vaktim yoktu ve geçen sene nihayet konsantre olacak zaman bulup hızlıca bitirdim. Umarım bir sonraki albümü bitirmem 5 seneyi bulmaz. Geçen seferki bir kazaydı.

 

bstp: The Spaceape ile çalışmaya nasıl başlamıştınız?

 

kode9: Spaceape’le sadece arkadaştık. 10 sene önce aynı daireyi paylaştığımız bir dönem olmuştu. Daha önce müzik yapmamıştı hiç. Bir pazar sabahı bir şeylerle uğraşırken neden birlikte bir parça yapmıyoruz diye düşündüm. “En sevdiğin plağı seç, ondan bir cover yapacağız” dedim. Seçtiği bir Prince kaydıydı. O sadece vokalleri kaydetti, sesiyle oynadı. Bas ritmini yaratıp üstüne efektleri koymam da sadece 20 dakikamı aldı. Ortaya çıkansa ‘Sign of the Dub’ oldu. Bugüne kadar

yaptığım en hızlı ve Hyperdub’dan çıkan ilk parça.

 

bstp: Peki Cha Cha kim? Albümdeki pek çok parçada vokalleri var.

 

kode9: Cha Cha Şangay’da yaşayan Çinli bir şarkıcı. Şangay’da The Shelter isimli bir kulüp işleten bir arkadaşımın ortağı. Ne zaman orda çalsam bana MC’lik yapıyordu. Stüdyoya girip bir şeyler kaydettiğimiz de oluyordu. Geçen Eylül ayında oraya gittiğimde albüm neredeyse tamamlanmıştı, sadece kimi parçalarda geri vokal yapmasını istedim ondan.

 

bstp: Hyperdub’dan çıkacak kişileri neye göre seçiyorsunuz? Daha çok dostlarınız arasından mı?

 

kode9: Çoğunlukla arkadaşlarımın aradaşları. Ya da arkadaşlarımın arkadaşlarının arkadaşlarının arkadaşları. Bana o kadar çok müzik yollanıyor ki. Bir ara insanların yaptıkları işleri yollamaları için bir ‘dropbox’ oluşturmuştuk. Yalnız iki gün içinde 300 farklı prodüktör parçalarını yollayınca boşver dedim kendime. O kadar zamanım yok. O yüzden arkadaşlarımın arkadaşlarının arkadaşları olmak zorunda. Kimileri güvenlik duvarını delmeyi seviyor.

 

bstp: Peki ya Burial etrafında oluşan mit Hyperdub’da neleri değiştirdi?

 

kode9: Burial hakkındaki soruları cevaplayamam.

 

bstp: Sıkılmışsınızdır herhalde.

 

kode9: Evet öyle. Söylenecek bir şey de yok ayrıca.

 

bstp: Son dönem setlerinizde yarım saat boyunca Burial çalacağınız anons ediliyor. Bu biraz bir film hakkında spoiler vermeye benzemiyor mu?

 

kode9: Neden anons ediliyor ben de bilmiyorum. Hoşlandığım bir şey değil. Sadece başkalarının yayınlanmamış ya da tamamlanmamış dubplate’leriyle neler yapabileceğimi görmeye çalışıyorum.

 

bstp: Neden setin bütününe yaymaktansa bir bölümünü Burial’a adamayı tercih ediyorsunuz?

 

kode9: Sete yaymak işe yaramıyor bence. Burial’ın müziği gerçekten de başkalarının işlerinden ayrı ve izole olarak daha iyi anlaşılıyor. Wobble dolu bir sette çalarsanız örneğin bu çok saçma olur. Gerçi ben wobble çalmıyorum. Ama Burial’ın kendine has çok özel, çok farklı bir sound’u var ve insanların bunu takdir etmesinin en iyi yolu set içinde kendi alanına sahip olması. O yüzden Burial parçalarını ya ayrı bir bölüm halinde ya da intro olarak çalıyorum.

 

bstp: Güncel dub sahnesi hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyoruz. Dub bir yandan popüler müziğin bir parçası haline geldi öte yandan sadece wobble’dan ibaret gören başka bir eğilim de var.

 

kode9: Bilmiyorum, dubstep ya da değil ben sadece sevdiğim müziği yapıyorum. Şu sıralar duyduğum müziklerin çoğu sevdiğim müziklerden çok farklı. Farklı bir tür gibi geliyor bana, indie rock gibi mesela. Bu da sorun falan değil, sadece benim yaptığımla pek bir alakası yok. Yayınladığım ve çaldığım müzikler dışında neler olup bittiğini çok da bilmiyorum. O kadar çok yeni prodüktör ve plak şirketi var ki… Dürüst olmam gerekirse 3-4 sene önce izini kaybettim.

 

bstp: Müzik yapmaya başladığınız o dönemlerde korsan radyolar hala etkiliydi. Şimdiyse bloglar ve internet her şeye hakim.

 

kode9: Londra’da korsan radyolar hala büyük oranda etkili. Ama müziğin geçmişteki gibi belli bir sound’un her şeyi domine ettiği zamanlardaki kadar heyecan verici olduğundan şüpheliyim. Birbiriyle yarış halinde çok fazla tür var. Dubstep, grime, UK funky… Eskiden UK garage, jungle ve drum’n bass gibi belli türler vardı. Şimdi her şey daha karışık çünkü internet ortalığı karıştırıyor. Kötü anlamda değil ama öyle.

 

bstp: Şu sıralar neler dinliyorsunuz?

 

kode9: O kadar zor bir soru ki… DJ’lik yaparken çaldığım şeyleri evde dinlemiyorum. Bu aralar evde 80’lar Japon synth-popu dinliyorum. Yellow Magic Orchestra ve Ryuichi Sakamoto’nun işlerini. DJ’lik yaparken de biraz UK funky, biraz dubstep, biraz oldschool jungle ve biraz juke.

 

bstp: Juke’un geri dönüşü hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

kode9: Avrupa’daki dinleyici için bu bir geri dönüş değil aslına bakarsan. Çoğunluk ilk defa duyuyor bu müziği.

 

bstp: Neden bu kadar uzun sürdü peki buralara gelmesi?

 

kode9: Çünkü çok yerel bir müzik. Grime’a benzer şekilde yerel bir getto müziği gibi. Anlaşılan dubstep daha evrensel bir sound’a sahip ki bu kadar kişiye ulaştı. Bu biraz müziğin kendiyle alakalı, biraz

da yapan kişilerle. Belki de bunu nasıl yayacaklarını bilemiyorlardı. Juke’u seviyorum. Bence asırlardır ortaya çıkmış en heyecan verici şeylerden biri. Bana dubstep’in erken dönemlerini hatırlatıyor. Sub ve 808’leri.

 

bstp: 808’lerin yeniden yükselişi de ayrı bir mesele…

 

kode9: Bence insanlara ortalama müziklerden gına geldi artık. Juke muhteşem çünkü subları ve r&b sampeları hip-hop’la bir araya getiriyor. Dubstepten biraz sıkıldım. 2002’den beri bu müziği yapıyorum. Zamanla birlikte zevkler de değişiyor.

 

bstp: Favori prodüktörlerin kimler peki?

 

kode9: Dubstep olarak Mala’nın işlerini her zaman beğenirim. Juke’da DJ Spinn ve DJ Rashad. UK funky’de Lil Silva, Scratcha DVA, Ossie. Grime’da Terror Danjah. Son dönemde Pearson Sound’un yaptıklarını da seviyorum.

 

bstp: Hyperdub’da kimler olacağına bir tek sen mi karar veriyorsun?

 

kode9: Ben ve bana ara sıra müzik dinleten biri daha. Sonra Hyperdub şeytanıyla iletişime geçiyorum ve bana evet ya da hayır diyor.

 

bstp: Hype Williams’ın artık Hyperdub’da olması şaşırtıcı. Onlara benzer başka isimlerle de çalışacak mısınız?

 

kode9: Ben şaşırtıcı olduğunu düşünmüyorum. Hyperdub’da olmalarının birinci sebebi müziklerini sevmem. İkincisiyse label’a bence mükemmel uyması. 90 ortalarından melankolik bir rave müziği gibi bence yaptıkları ama farklı bir tempoda. Oldukça yavaş. Müzikal bir uyuşturucu gibi.

 

bstp: Müzikal anlamda diğer tarafa, lo-fi kaset kültürüne dahil gibiler daha çok ama.

 

kode9: Burial da lo-fi, o da bu sahnenin bir parçası değil.

 

bstp: Burial hiçbir yere dahil değil ama.

 

kode9: Hype Williams oradan geliyor belki ama bence onların da müziği hiçbir yere dahil değil. Türler hakkında pusulamı kaybettim zaten. Sadece

içgüdülerim ve zevkimle hareket ediyorum. Hype Williams’la konuştunuz mu peki?

 

bstp: Evet, röportaj yapmıştık ve çok negatiftiler.

 

kode9: Onları sevmemin diğer bir nedeni de bu. Fazla pozitif insanlara güvenmiyorum. Yaptıklarının bir parçası bu. Müzikleri biraz “siktir git” der gibi. Ya bizimle gelirsin ya da…

 

bstp: Odd Future tayfası hakkında ne düşünüyorsunuz peki?

 

kode9: “Siktir git” tavırlarını seviyorum. Her konserlerinde bir ayaklanma çıkıyor. Primavera’da benden önce çaldılar ve yine olay çıktı. Bugünlerde o kadar zor rastlanan bir şey ki bu. O kadar çok r&b vokalli euro trance, elektro gibi tınlayan dubstep var ki ortada. Müzik endüstrisinde çok fazla pozitif insan var. Ayaklanma olması iyi.

bstp: Güç kazanmak için mi büyük label’larla anlaşıyor Odd Future üyeleri?

 

kode9: Wu Tang Clan tarzı bir durumları var, ana grup büyük bir plak şirketiyle sözleşme imzalıyor, diğerleri de farklı şirketlerle. Endüstriyi manipüle ediyorlar böylece.

 

bstp: Zomby’nin 4AD ile anlaşması da tuhaf bir durum. Büyük şirketler sizin sunamadığınız neyi sunuyor sanatçılara?

 

kode9: Para. Çok çok daha fazla para. Bizim sanatçılarımız içinde iyi satan sadece Burial. Kimse yeterince satmıyor. Ancak pazarlamaya çok para ayırırsanız mümkün bu. 4AD, XL, Domino, Ninja Tune gibilerin satışı garantileyecek kadar çok parası var ve bu sayede sanatçılara daha büyük meblağlar ödeyebili- yorlar.

 

bstp: Büyük şirketler son dönemde düşüşe geçti gibi gelmişti bize oysa ki…

 

kode9: Birkaç yıl öncesine kadar öyleydi. Ama sonra Skream, Rusko gibiler ve tüm bu Amerikan dubstep prodüktörlerinin popülaritesiyle işler değişti.

 

bstp: Gitar müziğiyle hiç aran yok galiba? Efsane bir ‘Jimmy Hendrix o gitarı yaktıysa bir sebebi var’ sözün olduğunu biliyoruz.

kode9: Birazcık gitar fobim var, doğru. Ama gitarlarla bir parça kaydedebilirim. Bazen nefret ettiğiniz sound’larla müzik yapmak sağlıklı olabilir. Ya da delirtebilir belki.


Basatap Temmuz 2011 sayısında yayınlanmıştır.

2 notes

İkon değil, star

Divalar içinde bir prensesin dokunulmazlığına sahip biri varsa o da Beyonce. Eleştirilmesi en zor olanı da… Lady Gaga, Britney Spears, Christina Aguilera ve diğerleri hakkında mevzu ister müzikalite ister ahlaki tartışmalar olsun illa çatlak sesler çıkarken konu Beyonce olduğunda ortaya atılan bir kaç savunma cümlesi illa ki olur: “ama sesi iyi” , “ama prodüksiyonları sağlam”, “en azından zararsız”…

 

 Beyonce 1997 yılından beri pop hafızamızın bir parçası ve o dönemden beri yeri sabit. Ortaya çıkışı diğerlerinden farklı olarak bireysel değil bir kız grubuyla, Destiny’s Child’la oldu. Yine diğerlerinden farklı olarak onlarla bağını korudu hep, sonradan birlikte bir albüm bile yaptı. Bireysel söylemler ve  skandallar değil de klasik anlamda şarkıcı/entertainer olmak üzerine kurdu kariyerini. İkon olmaktan ziyade yıldız olmak üzerine. Keskin köşeleri olmayan, tatmin olmak için işitsel ve görsel duyularınızdan fazlasına ihtiyaç duymadığınız bir yıldız.

 

Dünyayı yöneten kızlar ve tersine feminizm

Ters köşeden bakarsak bir duruşu bile var Beyonce’nin. Geçen ay yayınlanan yeni albümü 4’ün de kapağından açılış videosuna kadar her yerde benimsediği güçlü Amazon kadını imgesiyle de yüzeyin altındakini fazla deşmeyenlerin sempatisini topluyor. ‘Run the world(girls)’ isimli parçada dünyayı kimlerin yönettiğini soruyor Beyonce. Cevap tabii “kızlar”. Kadınlar bile diyemeyecek kadar masum ve tehlikesiz. Bir beyaz kadın sanatçının dilinde tek derdi eğlenmek olan parti kızlarını temsil edecek içi doldurulmamış cümleler Beyonce nin güçlü sesi, bedeni ve duruşunda bir Amazon kadınının meydan okumasına dönüşmeye çalışıyor. “I am Legend” ve ‘Constantine’den bildiğimiz Francis Lawrance’in çektiği video da görsel olarak Beyonce’nin hiç olmadığı kadar sert. Kıyamet sonrası atmosferi, Britney’nin ‘Till the world ends’ inden sonra burada da kendini gösteriyor. 

 

Masum ve zararsız görünümünün altında müzikal birikimini, görsellerini senelerdir sahte bir feminizm üzerine kuruyor Beyonce. En büyük problemi de bu zaten. Aslında bas bas bağırıyor çelişkisini ama pop dünyası cinsiyet meselelerine din ya da sekse olduğu kadar duyarlı değil nihayetinde. Beyonce’nin çelişkileri kolay yutuluyor. Kadınlığının verdiği güce senelerdir erkek bakışı üzerinden  değer biçiyor Beyonce. Kendini erkek egemen dilin söylemleriyle güçlü kılıyor. ‘Independent Women’da bağımsız bir kadın olmayı Nil Karaibrahimgil’in “tek taşımı kendim aldım” eedebiyatına benzer şekilde mücevherlerini kendi almasıyla açıklarken de böyleydi bu, ‘If I were a boy’da daha az acı çekmenin bir yolu olarak hayata ‘duyarsız’ erkek gözlerinden bakarken de. Konserlerinde ya da videolarında ağzında sürekli bir “All my single ladies” lafı var. Bekarlık güçlü olmanın sembolüymüş gibi Değil tabii ki, “sevseydin yüzüğü takardın” diyen de kendisi zaten.

 

Kimlikler geçidi

 

Beyonce muhtemelen tüm bunları gösterili riitmler ve görseller içinden seslenerek yaptığı için çok da ciddiye alınmıyor. Geçtiğimiz günlerde MTV müzik ödüllerinde yine enerji patlamasına dönüşen bir ‘girl power’ şovu gerçekleştirerek büyük alkış aldı. Evet Gaga’dan daha hayat dolu olduğu kesin ama dünyayı neyle yönetiyor bu kadınlar bir de onu sormamız lazım. Yorulmadan salladıkları kalçalarıyla mı? Beyonce’nin kareografileri çoğu zaman tüm o büyük şovun ardına gergin ve telaşlı halde oradan oraya koşturmaktan, sert hareketlerden ibaret. Bunda ilk bakışta çok sempatik bir şey var. Beyaz divalarda zor bulunan bir ateş. Kökenlerinden gelen tribal bir enerji. Ama sorun şu ki zaptedilemez bir eneji değil bu. Belli ki çok saygı duyduğu Tina Turner’ınki gibi yaşanmışlık ve isyanla dolu bir rock ateşi değil. Değiştirdiği yüzlerce kılıktan biri daha sadece.

 

Oradan oraya koşturan, hem dansları hem bazen fazla kaotik prodüksiyonlu parçalarıyla yoran Beyonce’nin üzerine giyip çıkardığı kıyafetler de her saniye değişiyor. Hem mecazi hem kelime anlamıyla. Şov dünyasının son 20-30 yılından o kadar çok bağımsız kadın figürünü diriltiyor ki sonunda gözlerimiz onu izlemekten yorgun düşüyor. Gördüğümüz Beyonce değil bir alt kimlikler geçidi oluyor. Bazen metalik robot giysileri içinde gözyaşı döken bir Grace Jones oluyor, bazen Alanis Morisette’in ‘You oughta know’unu –fuck kelimesini sansürleyerek- kendince coverlama cüretini gösteriyor. Madonna’nın yaptığı gibi orijinal olsun olmasın her dönemde yeni bir kimlik üretmektense örnek aldıklarının kimliklerini içselleştirmeden üzerine giyiyor. O denli ki antitezi olan Gaga’yla ‘Videophone’ ve ‘Telephone’ parçalarında işbirliğine gidecek kadar.

 

Hedef kitle herkes

 

Biraz da bu kimliksizlik, hiç bir akıma doğrudan oynamama Beyonce yi dokunulmaz kılan. J-Lo gibi Bronx’tan geldim ayağına yatmaya ihtiyacı yok. Reality show tarzı bir hayat sürdürmeye de. Müziği kişiliğinden hep bir kaç adım önde. Dolduramadığı boşluklar, Destiny’s Child döneminin harika ritimlerini, ‘Crazy in Love’ın parlak prodüksiyonunu ya da son dönemden ‘Beautiful Nightmare’ gibi parçalarının dokunaklı melodilerini görmezden gelmeye engel olmuyor.

 

Onun kadar hatta ondan daha iyi siyahi şarkıcılar hep oldu ama yeni çağın ilk siyahi pop divasının Beyonce olması gayet adil nedenlerle açıklanabilir. Aaliyah, Brandy ve benzerleri gibi 90’ların iyi r&b ve soul şarkıcıları daha mütevazi ve sade bir görsellik sunarken Beyonce hep büyük oynayan bir showbiz insanı oldu. Rihanna ya da Ciara gibiler kulüp mü mainstream radyolar mı derken hedef kitleyi belirleyemeyip müzikal bir kimlik oturtamazken Beyonce güzel bir yüz ve unutulmaz bir sesten ibaret kalmayıp R&B ve hip-hop’tan aldıklarını en pop melodilerle çarpıştırmanın üstesinden geldi. Hedef kitlesi herkesdi Beyonce’nin. Oyunu kuralına gore oynayarak rock gitarlarını da devreye soktu, yeri geldiğinde gözü yaşlı baladlarla yürek de burktu. Son parçasında etkilendiğiyse M.I.A. ‘Run the world’ün ün savaş ritimleri ve gerilimi M.I.A’i bilmesek kulağa pop için tamamen yenilikçi, hatta harika bile gelebilirdi. Ama hepsi bir yana yeni albümde en büyük ilhamı Fela Kuti’den aldığını söylüyor Beyonce. Gerçeği ne kadar yansıttığı tartışılır ama Beyonce’nin ağlak baladlar ve yorucu ritimler arasındaki dengeyi bulduğu kimi sade parçalar da var albümde. Kanye West ve Consequence’in prodüktörlüğünde Andre 3000 ile yaptığı ‘Party’ gibi.

 

 Görsel ve müzikal bir kaosun içine sürüklemese bizi, biraz daha az yorsa, bir de feminizme hiç bulaşmasa…Beyonce’yi sevmek çok da güç değil. Sunduğu ve iyi yaptığı bir şeyler olduğu kesin. Sorun bu sunulan kimliklerden hangisini ya da hangilerini alacağımızı bilememek.

XOXO The Mag Temmuz 2011 sayısında yayınlanmıştır.

0 notes

DUYULANIN ÖTESİ - Müzikte Okültizm

Bilinmeyene dair düş ve imgelerin müzikle ilişkisi tarihin hiç bir döneminde dini ve mistik metinlerden şu anda olduğu kadar uzaklaşmamıştı. Yüzeyin ardında gizli saklı duranın, yani okültün bilgisine ulaşma çabası hiç bu kadar yüzeyde kalmamıştı. Gizemli sembollerle dolu videolar, albüm kapakları, kim olduğu bilinmeyen müzisyenler ve hayaletli tınılara bu kadar çok rastladığımız bir  dönem daha hatırlıyor musunuz? Bahsettiğimiz arkasında belirgin bir felsefe barındıran bir akım değil de bir eğilim, zamanın ruhuyla ilgili bir ifade aracı. Müziği görselleştirmenini, seslere bir ruh ve hatta ölümsüzlük kazandırmanın yolu. Yoksa Burial’ın zamanında kimliğini gizlemesiyle Master Musicians of Bukkake’nin doğu mistisizmi ve peçeleri arasında materyalist dayatmaların ötesinde kültürel arayışlardan öte bir bağ yok. Ama zamanın ruhunda ortak olan da bu arayışın kendisi. Kimileri  arolan gerçekliğe alternatif yeni bir boyutun peşinde, kimilerineysemaske takıp, gotik fontlarla görsel bir kimlik yaratmak yetiyor. Ama kesin olan bir şey var ki tüm bunlar maddi aleme dair heyecan verici pek çok olanağı tükettiğimizden dolayı olup bitiyor.

 

Bedene tapınma devri sona erdi. Bedensel ifade araçlarının derdi anlatmada yetersiz kaldığı noktada yaratıcılığın akacağı kaç kanal kalıyor ki geriye? Başka bir şekilde formüle edersek: Görünenin ötesindeki evrenden daha sınırsız malzeme sunabilen ne var ki şu an?  Okültizm biraz da bu yüzden black metal ya da psychedelic rock gibi mistik güçlerle ilişkilendirilen belli türlerin tekelinde olmaktan çıkıp çok daha sade ve hatta nerd tavırlı müzisyenlerin de ifade aracı haline dönüştü şu sıralar. Ama yeni olan kavramların kullanımı sadece, yoksa okültün müzikle ilişkisi başındna bu yana mevcuttu. Nasıl olmasın ki, müziğin kendisi doğası gereği bilinemeyen bir fenomen. Seslerin algıyla oynama, çeşitli ruh halleri yaratma güçleri, bugün bildiğimiz şarkı formülü ortaya çıkmadan çok önce de mevcuttu. İlkel dönemlerde kurban ayinlerinin ve Tanrı’ya tapınmanın aracıydı müzik.

 

Rock’n roll’un kökleri

 

Afrika, Hindistan, Güney Amerika gibi coğrafyalardan çıkan ritüel müzikleri, Voodoo ayinlerinden Gamelan’a  her şey ama her şey batının kendine mal ettiği rock’n roll’un kökeninde yatıyor. Yeni Dünya’ya gelen kölelerle seremoni müziklerinin modern batılı seslerle çarpışmasından Hristiyan müziğinden blues’a onlarca tür saçıldı evrene. Baki kalansa ritüeller. Bir rock konserindeki kolektif kendinden geçme haliyle voodoo seremonisi arasındaki bağ tarih boyunca pek çok müzisyen tarafından da kullanıldı zaten. Sun Ra gibi Mısır müziğinin iyileştici gücünden yararlanmak isteyenler de oldu, King Crimson gibi doğayı temel alan pagan Wicca öğretisine kapılanlar da. Herkesin ötedünyayla bütünleşmek için farklı bir sebebi vardı.  Bu arada sadece rock’n roll değil Stockhausen’dan Penderecki’ye, ‘Lux Aerterna’yı yazan Ligeti den ‘Ghosts’ ile Afrika diasporasının anılarını dirilten Albert Ayler’e, 20. yy’ın modern bestecilere de Zen’den mantralara görünenin ardındakinden aldılar ilhamlarını.

 

Rock’n roll’un kötü şöhretiyse asla değişmedi. Okültle bağı ne şekillerde olursa olsun şeytanın müziği olarak damgalanmıştı bir kere. 50 ve 60’larda ana akıma dahil olmasıyla etrafındaki gizem kaybolur gibi olsa da  cinsel, politik ve kültürel, toplumun her alanında görülen devrimle birlikte geri döndü. Uyuşturucuyla beslenmiş halüsinatif hayat tarzlarıyla, mistik deneyimlerin arayışıyla, Timothy Leary ve LSD ile birlikte doğu mistisimzi, hinduizm, zen budizmi ve benzerleri batının ilgi alanları arasına girdi. Bu dönemde okültizm ve müzik denince akla gelen çok önemli bir figür var ki kendisi Beatles’ın Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band’inin kapağında bile yer alıyor: Bir zamanlar kendisinden “dünyanın en kötü üne sahip adamı” olarak bahsedilen kara büyücü Aleister Crowley. ‘Symphaty for the Devil’ ın yaratıcısı The Rolling Stones’un erken döneminde birlikte film yaptığı -kendi tabiriyle- pagan yönetmen Kenneth Anger’ın etkilendiği isim de Crowley’di. Led Zeppelin gitaristi Jimmy Page de kendini bir dönem bilinmeyenin bilimsel metodlarla incelenmesini savunan Crowley’nin fikirlerine kaptırmıştı. Hatta Anger ‘Stairway to Heaven’ı Page’in en ‘şeytani’ işi olarak tanımlar. Crowley’nin etkisi endüstriyel müzik çevrelerinde de büyüktü. Throbbing Gristle ve Genesis P-Orridge’in kaos büyüsüne ilgisi de kendini artık Hristiyan mistisizmine veren David Tibet’in Current 93 projesinin ismi de Crowley’den gelmiştir hep.

 

 

70 sonlarında punkın çiğ gerçekliğinin devreye girmesiyle birlikte mistik alemlerden bir geri çekilme olsa da okült modern müzik tarihi boyunca çeşitli kılıklar altında karşımıza çıkıp durdu. Gotik müziğin Hristiyanlık bağıntılarıyla öneğin….Ya da Terry Riley’nin metafiziksel hipnoz looplarından türeyen 80’ler new age’iyle.. Artık çoluğa çocuğa karışmış çiçek çocuklarının psikedelik alemlerle diğer tarafa geçemediği noktada patlayan new age, 90’larda Deep Forets ve Enigma gibi versiyonlarıyla pop kültürün hizmetine bile girdi. 90’lardaysa X kuşağının bireysel ümitsizliğiyle birlikte şeytanlar yine şekil değiştirmeye başladı. Büyük dinlerin hayalkırıklığı yarattığı noktada şeytanlar yıkıcı semboller olarak yeniden yükseldi. Bu dönemden okült ve popüler kültür deyince akla gelen ilk isim olan Marilyn Manson popülariteyi tattıkça öte dünyayla olan bağını yitirdi.  Elindeki sanatsal malzemeyi tüketerek milenyuma giren pop dünyasının Madonna ve Britney gibi divalarıysa müzikal ve ruhsal çıkışsızlıklarının çaresini Kabala’ya sığınarak bulmaya çalıştılar.

 

Gizemin kaybı

Bugün artık apokaliptik folk, gotik ya da black metal gibi doğası gereği okült müzikler dışında belli görüşler ya da dinlerden kaynaklanmıyor müziğin içindeki bilinmeyen. En azından rock dünyası adına bu böyle. Ancak popüler alandan sıyrılıp ambient, noise, dub, deneysel elektronika gibi gri bölgelere girdiğimizde müziğinin hissiyatını aktarmak için maddi dünyanın verilerinden yararlanamayan hatta bu dünyaya kafa tutan onlarca müzisyenin okült sembolleri bir ifade aracı, müziği görselleştirmenin bir yolu olarka kullandıklarına şahit oluyoruz. Örnekleri o kadar çok ki… Svarte Greiner ve yakın zamandan Holy Ghost gibiler yüzlerini albüm kapaklarında peçelerle örtüyor. Demdike Stare ve The Haxan Cloak büyücülüğe dair görseller ve kelimelerden yararlanıyor. Sunn O))) vakti zamanında Ulver’in de yaptığı gibi simsiyah cübbelerle dolaşıyor. Fever Fay ve The Knife kuzey ormanlarından gelen mistisizmi kah maskeleriyle kah yüzlerini boyayarak dışa vuruyor. Master Musicians of Bukkake Seattle’ın göbeğinden geldiği halde yerel enstrümanlar ve totemlerle örüyor dünyasını. Adında bile cadı kelimesi geçen witch house isimli yeni bir uydurma tür Salem, Creep gibi temsilcilerinin bol dumanlı ve okült görselleriyle destekliyor müziklerinin yaratmaya çalıştığı atmosferi. Gotik kelimesinin bu kadar çok kullanıldığı bir dönem daha yoktu. O kadar ki grupların kendi bile bu tanımdan rahatsız. Zola Jesus’dan Tropic of Cancer’a  goth-rock tınılarını kullanıp siyah makyaj yapan herkes artık gotik. Kimin gerçekten mistik olup kimin olmadığı müzik yoluyla anlaşılacak bir şey değil. Uzun lafın kısası gizem hiç bu kadar gizemini kaybetmemişti.

 

İstisnalar var tabii ki ama kimi müzisyenlerde her şeyin bu denli görselde kalması insana kendini tuhaf hissettirebiliyor. Mesela Mudboy drone/ambient’ın hipnoz gücünden  sonuna dek yararlanarak her konserini toplu bir ayine dönüştürmeyi sevenlerden. Tüm ışıklar sönüyor, kilise orgunun başına geçmeden önce herkese üzüm dağıtıyor. Dijital çağın yorgun ruhları olarak bunda bir büyü, sahip olduğumuzdan daha derin bir anlam ve paylaşım arıyoruz. Ve bir an için buluyoruz da. Ama ışıklar yeniden açılıp az önce ayini yöneten kişiyi merchandise standında size gülümserken bulunca içiniz bir tuhaf oluyor. Sunn O))) ‘ın ilahi atmosferli, bol dumanlı hipnoz seansları sona erdiğinde neşe içinde bir konser daha bitti şeklinde birbirine sarılan müzisyenleri görüyıruz. Her şey şovun bir parçası mı diye soruyor insan ve öyle. Gerçekten de her şey şovun bir parçası çoğunlukla. Stephen O’Malley konserlerine bu kadar para döküp gelen insanlara farklı bir şey sunmak istediklerini söylüyor bir röportajında. Karanlıklar lordu olmak gibi bir iddiası yok. Müzik bittiğinde gizem de bitiyor çoğu zaman.

 

Bunda şaşılacak bir şey de yok. Günün müzik endüstrisinde büyük fikirlerden çok işlevsellik önemli, belli anlara ya da ruh hallerine soundtrack olabiliyorsanız kendi takipçilerinizi bulabilirsiniz ancak. Rock’ın şeytanın elçisi olduğu dönemler indie’nin modern zaman bunalımlarıyla sona erdi. ‘Stairway to heaven’ın tersten dinlendiğinde şeytanın mesajlarını yayıyor olduğu gibi spekülasyonlar bugün ancak birer espri konusu olabilir. Artık herkes anlaşılmaz sözler yazıyor zaten. Günün okült sembolleri içinde ne şeytan ne de alternatif dinler baskın artık. Zamanın ruhuna uygun olarak daha çok hayaletler ve flu resimler var karşımızda. Dijital kültür içine sıkıştığı veri çöplüğünden kurtulmanın yolu olarak nostaljiyi, anıları, rüyaları kullanıyor. 

 

Örtülü yüzler, saklı anılar

 

93 yılında Derrrida ‘Marx’ın Hayaletleri’ni çıkardığından bu yana hayaletler kültür araştırmacılarının favori konularından biri haline geldi. Marx’ın hayaletlerinin mezarından batı modernizmini kovalamaya devam ettiğini öne sürüyordu Derrida. Felsefeci/yazar Mark Fisher ise aynı kavramı alıp ‘hauntology’ ismini vererek varla yok arasındaki bölgeden seslenen kültür ürünlerine uyarladı. Adı hauntology ile birlikte anılan müzisyenler işitsel kaynaklarını hafızada saklı kalan anılardan çıkardılar. Leyland Kirby’nin projesi The Caretaker 78 devir plaklarıyla yaşlıların hafızayla ilgili hastalıklarını, müzkle birlikte geri gelen anıları seslere döktü. Mordant Music ve Ghost Box plak şirketi tozlu plakların, terkedilmiş binaların seslerini elektronik müziğe taşıdı. Karanlık ya da aydınlıktan öte belirsiz ve gri bir bölgeyi davet ettiler müziklerine bu müzisyenler. Korku filmi müzikleri, psychedelia ve eski arşiv kayıtları ilham kaynakları oldu.

 

Olabilecek en içe dönük fenomenlerden biri bu. Aslında her şeyi tüketmiş zamanlara dair bir ruh halinin ve kimi kültür teorisyelerine göre tarihin sonuna gelmemizin yansıması. Dijital devirde zaman ve mekan algımız çok farklı, veriler ve boyutlar arasında dolaşıyoruz ama ileri gidemiyoruz. Doğrusal ilerlemiyor sanki zaman. Mark Fisher’ın da öne sürdüğü gibi hiç bir şey ölmüyor, geri geliyor. Burial’ın 90’ların rave partilerinin verildiği devasa mekanlarda yankılanmaya devam eden sesleri geri çağırması bile aynı kapsamda değerlendiriliyor. Ama onun gizeminde, kimliğini saklamasında endüstriyel bir boyut da var.

 

Gizemi kullanmak eskiden bu kadar kolay değildi, çünkü oluşturduğunuz görsel konseptle kendinizi sunuyordunuz. Beden de oyunun bir parçasıydı. Sahne şovlarına, albüm kapakları, videolara mecburdunuz. İnternet devrinin anonimliği söz konusu değildi, çünkü yarattığınız personaya para veriyordu insanlar. Şimdiyse (artık kim olduğu bilinse de) Burial, Zomby gibi müzisyenler kimliklerini açık etmeden hatta açık etmemelerinin yarattığı mitle de insanlara ulaşabiliyorlar. Kimileri asla konser vermemeyi tercih ediyor. Bilinmeyene olan ilgi sadece gizemin cazibesinden değil değil dijital müzik üretiminin  yarattığı yeni endüstri koşullarından da destek alıyor.

 

Müzikte anonimlik bildiğimiz anlamda müzik üretiminin sonunu geldiğini belli ediyor. Benzer şekilde okülte olan ilgi de dünyanın sonu ve distopya düşleri ile el ele gidiyor. İki konu birbiriyle çok da ilgisiz değil. Kesin olan bir şey varsa o da çıkışı artık anın müzikal ya da kültürel söylemlerinde bulamadığmız. Peki ama tüm bu  alternatif vizyonların içerisinde geleceğe neden yer yok? Neden her şeyi ilkelde ya da geçmişte arıyoruz? Önümüzü neden göremiyoruz? Önümüzdeki sayıda bu sorularla devam etmek üzere…

Bant Dergisi Temmuz-Ağustos 2011 sayısında yayınlanmıştır.

1 note

Zamanın hızına karşı - Beastie Boys


Süpersonik zamanlarda müzikal gelişme ve yeniliklere şaşırmamız gün geçtikçe zorlaşıyor. Mash-upların, eklektik zevklerin devrinde en beklenmedik türler, göndermeler birbirine karışmakta. Beastie Boys’un geride kalan neredeyse çeyrek yüzyılın ardından bizi şaşırtma gibi bir derdi yok artık; ama zamanında yarattıkları şaşkınlığın etkisi hiç dinmeyecek gibi.

 

Dört seneden beri ortalarda yoktu Beastie Boys. Albümlerin aralarını açmalarını alışığız ama bu seferki gecikme Adam Yauch’un (MCA) kanserle mücadelesinden kaynaklandı. Neyse ki kazanan taraf Yauch oldu ve 2009’dan bu yana çıkışı sürekli ertelenen Hot Sauce Committee pt.2 günyüzü gördü. İlk bölümü önümüzdeki aylar veya yıllarda yayınlanacak olsan albümün açılış parçası ‘Make Some Noise’ Ad-Rock, MCA ve Mike D üçlüsü cephesinde halen en önemli şeyin kendi eğlenceleri olduğunun kanıtı. Enerji patlamasına dönüşen konserlerinde artık sokak çocuğu kıyafetleri yerine takım elbise giyiyorlar olabilirler ama yaşla birlikte gelen hiç bir yaşanmışlık bu serseri ruhu dizginlemeye yetmiyor.

 

 Bazı şeyler asla değişmez

 

 ‘Make Some Noise’un videosu  basit bir punk riff’i üzerine tarih yazarak bir dönemin (hatte her dönemin) parti marşı haline gelen 87 tarihli ‘(You Gotta) Fight For Your Right (to Party’!)’ nin bıraktığı yerden devam ediyor. Tek bir farkla…Bu sefer altını üstüne getirdikleri partiyi arka pencereden terkeden üçlüyü Seth Rogen, Danny McBride ve Elijah Wood canlandırıyor. Sonrasında olan bitense bütün bir Beastie Boys tarihinin özeti gibi:  Ortalığı kırıp dökme, kavga dövüş, bolca içki, sidik ve ekibin müziğine de şekil veren arsız bir mizah. Video aslında prömiyeri Sundance’de yapılan ve Adam Yauch’un yönettiği 30 dakikalık kısa film ‘Fight for your right (revisited)’ın parçası. Chloe Sevigny, Steve Buscemi, Jack Black, Orlando Bloom, Susan Sarandon gibi bir ton ünlü oyuncunun müthiş esprili hallerde boy gösterdiği film Beastie Boys’un her daim en iyi yaptığı şeyi sunuyor: Katıksız bir eğlence ve saçmalama dürtüsü. Bazı şeyler asla değişmeyecek gibi…

 

Seyirciyi provoke etmekten kaldıkları otel odalarını yağmalamaya kadar giden bir dizi eylemler silsilesi Beastie Boys’un kimileri tarafından olgunlaşmamış çocuklar olarak görülmesine de yol açtı. Rolling Stone efsanevi ‘Licenced to Ill’i üç ahmağın yarattığı bir başyapıt olarak duyurdu zamanında. Ama ne bu serseriliğin içi boştu ne de talep ettikleri sadece partileme hakkıydı. Hip-hop, rock ve pop camiasından herkes Beastie Boys adı denilince saygı duruşıuna geçiyorsa bunun bir nedeni var. Otoriteyle bağdaşamamanın doğurduğu sorun çıkarma arzusuydu onları bu kadar uyumsuz kılan. İster müzikal ister düşünsel olsun hiç bir kültür, akım ya da kuralla bağdaşamadılar. Bu uyumsuzluk zamanla politik altmetnini de görünür kıldı.  90 sonlarında MTV video ödüllerinde Müslümanlığın terörizmle damgalanmasına karşı çıkan da ertesi sene Tibet Özgürlük Konseri’ne katılanlar da onlardı.  O bahsettiğimiz katıksız eğlence yakalarını bırakmayan enerji fazlası ve hiperaktivitenin olağan bir sonucuydu belli ki. Samimiliğinden kimsenin şüphesi olmadı.

 

Pop kültürün uyumsuzları

Beastie Boys’a dair her şey bu kadar doğal ve o yüzden bir o kadar benzersiz zaten. New York’lu üçlüyü efsaneleştiren ne zamana ayak uydurmaları, ne de herhangi bir akımın rüzgarını arkalarına almaları oldu. Yeraltı ve yıldızlar  arasındaki ara bölgenin uyumsuzları, pop kültürün üvey evlatları oldular hep. 70 sonlarında başlayan ve ilk dönemlerine hakim olan hardcore/punk geçmişlerine rağmen popüler kültürü yeraltında kalamayacak denli sevdiler. Ama mainstream in bağrına basacağı hiç bir adım da atmadılar bugüne kadar. Son albüme kadar attıkları her hamle müzikal olarak risklerle doluydu. Punk kitlesiyle haşır neşir olup Dead Kennedys gibi grupların açılığını yaparken başgösteren hip hop sevgisi  ‘Licenced to Ill’ gibi bir klasik yarattığında ortalıkta bugünkü rock/rap füzyonlarının esamesi okjunmuyordu. Tam iki tarafı da ele geçirdiler derken Dust Brothers’ın prodüktörlüğüneki Paul’s Boutique ile punk kitlelerini kaybettiren sample delisi bir hip-hop klasiğiyle çıkageldiler. Check your Head’in canlı enstrümentasyonu ile aynı kitleyi geri kazandılar. Ama popüler düzlemde esas patlama 90’ların ikinci yarısında gelen ‘Ill Communication’ ile oldu. MTV’nin heavy rotation a aldığı ve her daim en iyiler arasında gösterilen Spike Jonze imzalı kült video ‘Sabotage’, Beastie Boys ismini sıkı müzik takipçilerinin tekelinden çıkarıp başka hiç bir parçasını bilmeseler de herkesin duymuş olduğu bir ekip haline getirdi.  Pop kültürün, ucuz -ya da cool tabirle trashy- diye bir kenara atılan anıları bugün hazine muamelesi görüyor, ama bunu başlatan ‘Sabotage’ın 70’ler polisiyelerine gönderme yapan videosu oldu.

 

Hip-hop’la yalnız dolaylı bir  ilgisi olan agresif punk parçası ‘Sabotage’ın dalgası ‘Sure Shot’ , ‘Root Down’ gibi hip-hop klasiklerinin desteğiyle birleşince herkesi ele geçiren Beastie Boys’un popülaritesi  98’de çıkan Hello Nasty’den yayınlanan ‘Intergalactic’ ile tavan yaptı. Arada bir caz-funk karması olan enstrümental ‘The In sound from way out!’ ın yayınlanmasıysa tam da onların göze alacağı cesurluk ve umarsızlıkta bir hareketti. Hello Nasty sonrası artan popularitelerini sömürmek yerine tamamen kendi yollarına çekildi ekip.  Yaşadıkları New York’a göndermelerle dolu ‘To the 5 boroughs’ canlı enstrümantasyonun samplelar, punk ruhunun hip-hop vuruşları  ve funky baslar ile birleştiği Beastie Boys müziğinin çok başarılı ama ticari anlamda patlamayan albümlerindendi. Ardından bir enstrümental albüm daha geldi: Grammy ödüllü ‘The Mix- Up’.  Müziklerinde her şeyden çok akılda kalan ve çete hissiyatlarını arttıran üçlü vokalden ilk kez tamamen uzaklaşan ‘The Mix-Up’ geçen ay çıkan yeni albümlerine kadar son işleri olarak kaldı.

 

 25 yıl sonrası

Şimdi yeniden karşımızdalar. Müzik alemi tarihinde olmadığı kadar büyük bir hızla evriliyor ve değişiyor ama bu durum zamanın ruhuna uymaktansa kendi kurallarını koyan Beastie Boys’un dünyasında hiç bir değişim yaratmıyor. Görsel ya da işitsel eğilimler vız gelip tırıs gidiyor onlara. Yanlış anlaşılma olmasın albüm geçmişin bir tekrarı değil. Evet,  ekibin tarihindeki tüm duraklardan bir şeyler taşıyor . Bol synthli jazzy porno müziklerinden zıplamalık funky parçalara her şey o tipik alaycılık ve mizahlarının içinden geçiyor. Ama sürprizler her daim karşınıza çıkabilir. Santigold’un konukluğunda albüme giren dub/reggae etkisi ya da Daft Punk’ın Da Funk’ına gitarla yapılan gönderme gibi. Hot Sauce Commitee pt.2’yi bütün bir Beastie Boys diskografisinin üstüne dinleyince bu adamlar retro mu, gelecekten mi geliyor yoksa zamansız mı karar vermek güç. Sadece Beastie Boys deyip işin içinden çıkmak daha hayırlı.  Bir benzerleri daha yok. CBGB gibi mekanlarda Dead Kennedeys, Misfits gibilerin açılışını yapan bir gruptan Madonna’yı The Virgin Tour da destekleyen bir gruba dönüşüp ilk günki yaramaz ruhtan hiç bir şey kaybetmeyen başka kaç örnek var ki? Ya da pop kültüre bunca bozgunculuğu sokup halen saygınlığını koruyan. Beastie Boys’u yıkılmaz bir kale haline getiren ticari değerlerinin çok fazla olmaması belki de. Satın alınacak paketlenmiş bir ürün değil de bireysel bir görüş, bir yaşam tarzı sunuyorlar bize.

 

‘Fight for your right (revisited)’ın sonunda 25 yıl sonra tekrar gelip videonun devamına bakmamız isteniyor. Geçtiğimiz günlerde Rolling Stone’a verdikleri bir röportajda tembellik nedeniyle pek çok fikirlerini hayata geçiremediklerini söylemişler. Ama filmin sonundaki talep, belli ki bu yavaşlığa gönderme yapmıyor. Esas mesele bugün geldikleri ve 25 yıl önce olduklar yerin birbirine yakınlığı. Çeyrek asır sonra müzik yapmaya devam ediyor olurlar mı bilinmez ama olurlarsa hiç yaşlanmamış olacakları muhakkak.

 

XOXO The Mag Haziran 2011 sayısında yayınlanmıştır.

0 notes

Anonymous asked: Daedelous reportajinizin tadi damagimda kaldi. Ellerinize saglik blogunuzda yayinladiginiz icin! - Adil Yalcin

Çok teşekkür ederim güzel yorumunuz için!

Seda

0 notes

Ali Taptık’tan faaliyet raporu

Ali Taptık, “Probe II”, 2011

Tavrını başından bu yana genç sanatçıları desteklemekten yana koyan X-ist sezonu fotoğrafçı Ali Taptık’ın Türkiye’deki üçüncü kişisel sergisi ‘Deployment’ ile açtı. ‘Deployment’ın içeri adım atar atmaz insana bulaşan bir süreklilik ve gezinti hali var. Bu gezintinin iki boyutu var. Biri Taptık’ın sıklıkla çıktığı yurtiçi ve yurtdışı seyahatleri ve bitmek bilmez yürüyüşlerinde yakaladığı görüntüler. Serginin en büyük kısmını  kaplayan ‘Teğet’ bu minvalde snapshotlara ayrılmış. Diğer gezintiyse Taptık’ın 2004-2011 dönemini kapsayan üretimleri, serileri içinde yapılan bir gezinti. Sanatçısına göre  bir nevi ‘faaliyet’ raporu ‘Deployment’ ama bitmiş bir dönemin değil aksine süregiden hatta kimisi başlangıç aşamasındaki birden çok serinin farklı bileşimler içinde sunulması. ‘Probe’da bütün ve parçaları arasında durmadan yeniden kurgulanan görsel ilişkiyi inceliyor Taptık. ‘Bitki Örtüsüne Doğru’ serisinden iki yakın plan çekimde, kadın ve erkek cinsel organlarını andıran bitkiler kentin doğa ile zedelenmiş bağını yeniden kuruyor. ‘Meridyenler’de  Arthur Miller’in Oğlak Dönencesi’nin Türkiye’de sansüre karşı verdiği mücadele vasıtasıyla Taptık’ın gözlemciliği bu kez kitaptan alınma satırlar üzerinde. Rastgele bir biraradalık değil sergideki.. Farklı anlatılara, tekniklere sahip bu seriler, serginin akışı içerisinde sanatçının muhtemelen asla sonlanmayacak hikaye arayışını ziyaretçiyle paylaşıyor. Serilerin devamına dair merak uyandıran ‘Deployment’ bu yanıyla Taptık’ın işleriyle daha önce tanışmamış olanlar için de heyecan verici bir hareket noktası.

 ‘Deployment’ Galeri X-ist’te 15 Ekim tarihine kadar görülebilir.

Yazının kısaltılmış versiyonu ‘Bir nevi faaliyet raporu’ başlığıyla 9 Ekim 2011 tarihli Radikal’de yayınlanmıştır.

(Source: radikal.com.tr)