Stendhal Syndrome

test drive

0 notes

GÖRÜNMEZLİK TAKTİKLERİ

 


 

Berlin Heidestrasse 50 numaradaki avlunun içinden geçip TANAS’ın bulunduğu ikinci kata çıktığınızda, ‘Tactics of Invisibility’ sergisi sizi ilk olarak bir uğultuyla karşılıyor. Tavanda asılı, hafifçe salınan 6 şeffaf ekrandan yansıyan hikayelerin sesleri önce birbirine ardından mekana karışıyor. Türk video sanatının yurtdışındaki en aktif ismi Kutluğ Ataman’a ait ‘Twelve’ isimli video yerleştirmesi her biri ikinci hayatını sürdürdüğüne inanan altı insanla buluşturuyor ziyaretçileri. Ataman, her zaman yaptığı gibi ekrandışında kalmış insanlara hikayelerini anlattırırken, daha önce hiç girmediği bir alanın, metafiziğin sınırlarına giriyor. Güneydoğu Anadolu’da öldükten sonra başka bir bedende dirildiklerine inanan bir Şii tarikatın mensupları iki farklı yaşamlarından ve yeniden dirilme öncesindeki o ara bölgeden bahsederken iki ayrı gerçekliğin, kişisel tarihle yaratılan hikayelerin bir kimlikte birleşmesine şahit oluyoruz. Ataman’ın sözlerine göre bu kişiler tek bir yaşamın ruhun gelişimi için yeterli olmadığına inanıyormuş. Bu yüzden ruh defalarca dünyaya dönüyor, ölüm asla gerçekleşmiyor. ‘Twelve’ gerçekliğin göreceleştiği, yeniden kurgulanabildiği noktada kimliğin de yeniden üretilebilirliğini akla getiriyor.

 

Sahte ile gerçeğin, görünen ile görünmeyenin arasındaki sınırların bulandığı bu ara bölge TANAS’ta Eylül ayından bu yana devam eden ‘Tactics of Invisibility’ sergisinin de oyun alanı. İlk olarak Nisan 2010’da Viyana’da TBA21’da gerçekleşen sergide Ayşe Erkmen’den Nevin Aladağ’a, Türk çağdaş sanatının üç ayrı döneminden 14 sanatçı ve kolektif, farklı anlatım kanalları, ifade ve tekniklerle görünmezliğin farklı stratejilerini izliyorlar.

 

Projenin Daniela Zyman ile birlikte küratörlüğünü üstlenen Emre Baykal 80’li yıllara ait eserlerden sergi için özel üretilmiş çalışmalara kadar geniş bir döneme yayılan bu işleri bir araya getirirken yanıtlamaları gereken ilk sorunun ulusal temsiliyet olduğunu söylüyor. Son yirmi yıldır sayıları hızla artan yurtdışı sergilerinde ‘ulusal kimlik’ kavramının kasıtlı ya da istemdışı olarak her zaman ön planda olduğu bir gerçek. Baykal ve Zyman Türkiye’deki çağdaş sanat üretiminden yola çıkan bir serginin bu temsiliyeti zorunlu olarak içereceğini kabullenseler de, ulusal kimlik, göç ve azınlık politikaları gibi kavramlardan hareket ederek tekrara düşmek yerine farklı bir noktadan hareket ederek bu üretimin ortak paydalarını saptamaya çalışmışlar.

 

Serginin kavramsal çerçeve olarak belirlediği ‘görünmezlik’ kavramı, politik kimlikten, mekanların tarihine, geçmişin hayaletlerinden dini inançlara,  birbirinden çok farklı açılımlarıyla ziyaretçiyle bir diyalog içine giriyor. Cevdet Erek’in sergideki işi görünmezlik mefhumunun en dolaysız şekilde, yani duyusal boyutuyla karşımıza çıktığı yer. ‘Kolon’, sanatçının kendi deyimiyle bir sergi mekanında varolma denemesi; bir şeyi inşa ederken bile görünmez olabilmenin sınanması. Sergi mekanına normalde yer almayan ekstra bir sütun yerleştirmiş Erek. İlk bakışta algılanamayan fiziksel bir müdahale, bir aldatmaca stratejisi olan ‘Kolon’  dört hoparlörden yayılan seslerle mekana işitsel bir müdahalede de bulunuyor. Sesler, içeride hacmin bir parçası, dışardaysa ziyaretçileri içeri davet eden bir sinyal olarak iş görüyor.

 

Erek’in uyguladığı görünmezliği, Hafriyat’ın ismini John Berger’in işçi göçü üzerine 75 tarihli araştırması ‘Seventh Man’den alan işi tersine çeviriyor. Mekana ilk bakışta görünmez bir ek yapan ‘Kolon’un aksine Hafriyat mekandan bir parçasını çalıp başka bir yere transfer ederek farkındalığı ve kolektif hafızayı sınıyor. Hafriyat ekibi, Muzaffer Ertoran’ın heykeli ‘İşçi’ Tophane’deki yerinden sökülürken mahalle sakinlerinin ve ilgili makamların tepkilerini belgelemiş. Yeni Sinemacılar ve Hazavuzu ortaklığıyla gerçekleşen projede ‘görünmezlik’ heykelin temsil ettiği işçi sınıfını kapsayarak politik bir anlam kazanıyor.


 


Cevdet Erek ve Hafriyat gibi serginin genç kuşak temsilcilerinden Esra Ersen ise görünen ve görünmeyen arasındaki eşiği ulusal kimlik kavramı üzerinden sorgulamış. ‘I am Turkish, I am Honest, I am Diligent…” videosunda Linz’li öğrencilerin bir hafta boyunca giydikleri Türk okul üniformalarıyla yaşadıkları deneyimler aktarılıyor. Öğrencilerin bu süre içerisinde tuttukları günlük notlarının yansıtıldığı ve mekanda sergilenen 21 okul forması giyilen/giydirilen kimliğin edinilen kimliğe dönüşme sürecinin ta kendisi. 70 doğumlu sanatçı işiyle yerel bir deneyimi başka bir coğrafyaya kaydırdığını anlatırken projenin arkasındaki politik tepkiyi şöyle açıklıyor: “Bu durumun rezonansları sadece o yeni coğrafyaya dair ip uçları vermiyor, geldiği yere de dışardan bakabilmeyi sağlıyor. Bu proje okullarda üniforma kullanımına yönelik bir eleştiriden çok, o üniformayı yaratan sisteme ve onun işleyiş mekanizmalarına yönelik bir eleştiri.” Üniformanın daha nötr ve eşitleyici bir anlamı olduğu Avusturya ile daha çok militarist ve otoriter söylemler barındırdığı Türkiye arasındaki fark, öğrencilerin deneyimleri vasıtasıyla görünenden daha etkili bir hal alıyor. ‘Kendimi adeta bir Türk öğrenci gibi hissediyorum” diyen ufaklığın, edindiği yeni kimliğin beraberinde getirdiklerini tam olarak bilmese de sezebilmesi, serginin de kuvvetle vurgu yaptığı görünmezlik-sezgi ilişkisini özetler nitelikte.

 

Anlatım teknikleri açısından büyük bir çeşitlilik sergileyen ‘Tactics of Invisibility’deki işlerde dikkat çeken bir ortaklık Esra Ersen’in işinde de karşımıza çıkan güçlü bir sosyal ve politik altmetin. Berlin’de Türk çağdaş sanatını temsil eden tek galeri olarak René Block’un yönetiminde 2008’den beri faal olan TANAS, uluslararası sanat platformundan ziyaretçilerini Türkiye’nin sanatsal üretimiyle tanıştırırken ülkenin sosyopolitik ve kültürel yapısını görünür kılma misyonunu da doğal olarak edinmiş oluyor. Ancak Türk kimliğinin temsili bu misyonun zorunlu bir parçası değil. Block, kimlik sorunlarının TANAS için asli bir önem taşımadığını ve buna dair işlerin sadece sanatçıların kendi şahsi söylemlerinden kaynaklandığını söylüyor. Bu durumun esas sebebiyse TANAS’da işleri sergilenen sanatçıların büyük çoğunluğunun diyasporada değil İstanbul veya Diyarbakır’da yaşıyor olması.

 

‘Tactics of Invisibility’ sergilenen işlerin içinde oluştuğu koşulları, tarihten azınlık politikalarına dini inançlardan eğitim sistemine kadar pek çok farklı alandan beslenen işlerle ziyaretçisine aktarıyor. Emre Baykal sergide izlenen yol için “görünmez olanı görünür kılmanın yanısıra, bastırılmış ve sessiz olana dikkat çekmeye, görünür olanın rejiminden dışlanmanın anlamlarına, yansıtmanın bir aracı olarak gizlenmeye yönelik çeşitli stratejiler” yorumunda bulunuyor.

 


Toplum tarafından kadına yüklenen kimliklerin bastırdığı görünmezliği yüzeye çıkarmaya çalışan iki iş var sergide. Bunlardan biri Viyana ve İstanbul’da yaşayan genç sanatçı Nilbar Güneş’in ‘Unknown Sports 3, Balance Board’ isimli fotoğraf üçlemesi. Güneş’in fotoğraflarında temizlik yapma ya da vücut kıllarını aldırma gibi kadına atfedilen kimliğin bir parçası olan güzelleşme eylemleri ve ev işleri bir spor salonundaki atletik eylemlerle uygunsuz bir şekilde bir araya geliyor. Spor salonunun ekipmanları kadının domestikliğine gönderme yapan ev eşyalarıyla yer değiştirirken Güneş hem İslam dünyasında hem de Batı’da kadına biçilen rolleri feminist bir perspektiften ti’ye alıyor. İnci Eviner’in ‘Harem’i ise oryantalist bakışın sunduğu edilgen kadın portesine baş kaldırıyor. Eviner’in hareminin kadınları oryantalizmin bize sunduğu davetkar, abartılı jestlere sahip ve edilgen kadın tipolojiisnden çok uzakta. Gerek resmedilişleri gerekse hareketleriyle hem farklı hem de muğlak bir zaman ve mekana aitmiş izlenimini uyandıran bu kadınlar,  kendilerine yüklenen görevlerden bağımsız şekilde sadece kendi dünyalarıyla meşgul gibiler.

 

 Nasan Tur ve Xurban Kolektif’in işleri, sergide politik bir altmetnin temsilinin en güçlü olduklarından ve her ikisi de söylemlerini dinsel mekanın tarafsızlaştırılması üzerinden dile getiriyor. Berlin’de yaşayan Offenbach doğumlu sanatçı Nasan Tur, ‘Invisible’ isimli işinde 10 tane takip monitöründen Almanya’daki çeşitli cami ve İslami dernek binalarının sabit kamerayla çekilmiş görüntülerini gösteriyor. Üzerlerinde bir tabela bile bulunmayan bu binalar girişleriyle, cepheleriyle etraftaki binalardan hiç bir şekilde ayırt edilemeyerek bir çeşit  ‘görünmezlik’ kazanıyor. Bu görünmezlik bu dini mekanları kendine yüklenen anlamlardan soyutlarken takip monitörleri polisin bu gibi ‘tehditkar’ mekanlara yaptığı takibe de göndermede bulunuyor.

 

İstanbul, İzmir, Linz ve New York’ta faal olan sanatçı kolektifi Xurban ise benzeri bir tarafsızlaştırmayı sergi odalarından birinin içine kurduğu mescid yoluyla gerçekleştirmiş. .’Kutsal Tahliye’ serisinin bir parçası olan mekan yerleştirmesi, dini mekanı dini işlevlerinden arındırarak saf bir sosyal mekana çevirmiş. İsviçre’de minarelerin yasaklanmasından Fransa’daki türban tartışmasına dinin temsile dair tartışmaların bu denli kafa bulandırdığı bir dönemde ziyaretçileri bu sade beyaz mekana bakmaya çağrılıyor sadece. Beş vakit namaz ayarlı bir duvar saati, duvar takvimi, bir tespih, bir kaç duvar rafı ve bir halıdan fazlasını içermeyen dingin bir ‘beyaz küp’ karşımızda duran. Xurban’a göre proje hayatımızı düşmanca kuşatan mimarlık ve yeni dünya düzeninin sosyal gerçekliği üzerine. Sergi kataloğunda dertlerini şu cümlelerle ifade ediyorlar: “Nihayetinde camii, sanat mekanı, Uzak Doğu sporları merkezi veya bir golf kulübü bir tür ortaklık içeriyor. Sorun ise hakların demokratik süreçlerle işletildiği vatandaşlık mefhumundan, sadece ticari ilişkilerle örgütlenen üyelik sistemine geçiştedir.”

 

Videodan fotoğrafa, performanstan mekan yerleştirmelerine çok çeşitli iletişim kanallarını kullanan Nasan Tur’un sergide bir işi daha var.  ‘Berlin says…’, sanatçının kamusal alan ve iletişim ilişkisinden yola çıkan ve 2007 yılından bu yana Belgrad, Viyana ve Milano gibi farklı şehirlerde gerçekleştirdiği ‘City Says…’ serisinin bir parçası. Proje kapsamında bulunduğu şehirlerde gördüğü mesaj içerikli graffitileri, metinleri toparlayan sanatçı biriktirdiklerini sergi mekanındaki duvara spreyle yeniden aktarıyor. İlan-ı aşk mesajlarından sloganlara üstüste binen kelime ve cümlelerin ortaya çıkardığıysa artık mesajların tek tek ayrıştırılamadığı, okunamadığı bir kaos. Tur, kamusal alanda görsel iletişimin olanaklarını sorguladığı işiyle politik mesajların, sloganların söylem gücünü, seslerini ne denli duyurabildiklerini de tartışmaya açıyor.

 

Çoğunlukla mekanlar ve kişiler üzerinden dile getirilen kimlik tartışmalarının nesneler aracılığıyla dile geldiği işler de var sergide. Ahmet Öğüt’ün işi ‘Somebody Else’s Car’da yanyana duran iki dia projeksiyonunda iki şahsi aracın, biri taksi diğeriyse polis aracı olarak izinsiz şekilde giydirilmesini izliyoruz. Araçların kimlik değişimi fiziksel bir zarar söz konusu olmadığından neredeyse sinsice denecek bir kolaylıkla gerçekleşiyor. Etki daha çok şaşıran araç sahibinin tepkisinde ve aracına yabancılaşmasında kendini gösteriyor. Nevin Aladağ ise ‘Colors’da yere dizili duran ve etrafı renkli çoraplarla kaplanarak aydınlatma işlevleri kısıtlanmış lambalarla deri renginin kimliğe etkisine dair çıkarımlarda bulunuyor.

 

Füsun Onur’un nesnelerle ilişkisiyse çok daha feminen bir estetiğe sahip. 1985 tarihli ‘Dream of old furniture’da işlevsel bağlamlarından koparıp farklı şekillerde,pozisyonlarda bir araya getirdiği, hatta kimi zaman bir yaratığa dönüştürdüğü mobilyalar; kumaş, kurdele, yün gibi malzemelerle sarmaladığı küçük oyuncaklar sergi alanında ufak bir hayal dünyası kurarak yitik bir geçmişe dair bir nostaljiyi canlandırıyor. Silikleşen anıları sezgi yoluyla geri getirmeye çalışıyoruz. Sanatçının mesajı yerde duran ‘Alice Harikalar Diyarında’ kitabıyla daha da belirginleşiyor. Onur, ziyaretçiyi delikten girip anılarını keşfetmeye davet ediyor.

 

Onur’un eski püskü mobiyalarla yarattığı nostalji Ayşe Erkmen’in ses ve ışık yerleştirmesi ‘Ghost’da perili ev benzeri bir atmosferle işitsel bir kılığa bürünüyor. Sergideki en yeni işlerden biri olan ‘Ghost’da Beethoven’ın aşık olduğu söylenen kontes Anna-Maria Erdödy’ye adadığı eserleri odada yankılanırlen hem hayaletler yeniden diriliyor hem de mekan, ölümsüzlük ve ruh ilişkisi hatra geliyor. Erkmen’in eseri geçmişe dair bir hikayeyi ve tarihi başka bir mekana taşıyarak hayaletleri de beraberinde getiriyor sanki. Ama bunu yaparken geçmişe müdahalede bulunurak tarihi dönüşüme de uğratıyor. ‘Ghost’da duyulan Beethoven eserleri orijinallerindeki gibi çok sesli olmak yerine tek sesliler.

 

Seslerin, işitilenin beraberlerinde taşıdıkları Sarkis’in sergideki iki eserinin de çıkış noktası.  ‘Roaratorio’ ‘da John Cage’in, ‘K entre les deux étangs’da da Pierre Boulez’in eserlerine ait kaset bantları kaotik bir yığın halindeyken artık seslerini duyuramasalar da içinden geldikleri zamanı beraberlerinde taşıyor, geçmişi hatırlamaya yardımcı oluyorlar.

 

Sergi gezisinin sonuna varıldığında karşınıza çıkan Hale Tenger’in işiyle görünmezlik kavramının mekan ve zamanla olan ilişkisi iyice keskinleşiyor. Tenger’in video projeksiyonu ‘Beirut’da Serdar Ateşer’in dramatik müziği eşliğinde gördümüz cephe Lübnan Başbakanı Rafik Hariri’nin cinayete kurban gittiği Hotel St. George’a ait. Yasal nedenlerden dolayı gizlice çekilen videoda bombalı saldırının binada oluşturduğu izler tarihi bir anının görünen tek kalıntıları.

 

Tenger’in işinde ülkenin tarihi mekanın tarihine karışırken ‘Tactics of Invisibility’ geçmiş ve şimdinin mekandaki izlerine dair pek çok soruyu akla düşürüyor. Serginin mekanlar arası transferi, Viyana’dan Berlin’e oradan da Mart ayında İstanbul’daki Arter’e aktarılacak olması anlattığı hikayelerin bir parçası gibi. Işıklar kapanıp, sergiye kilit vurulduğunda sonlanan bir tarih, bir deneyim farklı şekillerde deneyimlenmek üzere başka bir yere yaşınıyor.

 

‘Tactics of Invisibility’nin ziyaretçide yarattığı, başlangıçta daha çok sezgisel bir farkındalık gibi görünüyor. Sezgilerin uyandırdığı meraksa kişiyi geçmişi daha fazla kazımaya sürüklüyor. Daniele Zyman’ın sergi için yazdığı katalog metninde bahsettiği gibi, var olan ve (artık) var olmayan arasındaki alanı tanımlamak için kullanılan tüm bu metaforların yarattığı belirsizlik elimizdeki malzemeyi daha fazla gözden geçirmemize neden oluyor. Görünmeyen deri altına hatta bilinç altına nüfuz ederek direkt olarak maruz bırakıldıklarımızdan çok daha uzun süreli bir etki bırakabiliyor çoğu zaman.

 

‘Tactics of Invisibility’   /  11 Eylül 2010 - 15 Ocak 2011

ART UNLIMITED dergisi, Kasım 2010 sayısında yayınlanmıştır.