Stendhal Syndrome

test drive

15 notes

SES SAVAŞLARI

Eğer ki bir yerlerde dünya dışı yaşam formları yaşıyorsa insanlığa dair görüp duydukları ilk şey çıkardığımız sesler olacak. İnsanoğlunun dünyadan en uzaktaki temsilcileri olan Voyager 1 ve 2 uzay gemileri 1977’de uzaya fırlatıldığında tüm bir gezegeni temsil etmesi için içlerine konulan ‘Altın Kayıt’ta yer kürenin her yerinden toplanmış sesler ve müzikler vardı çünkü. Güneş sistemini üç yıl kadar önce terkeden Altın Kayıt’ta Beethoven ve Bach’dan dan Chuck Berry’ye kadar pek çok farklı müziğin yanında insanlığı temsil eden bir ses daha var:  İnsan kalbinin atışı. Fetüsün anne karnındayken duyduğu ilk ses…

Beyin tekrarı sever

Türümüzü temsil etmek üzere seçilenin bedenin ürettiği sesler olması bile müziğin bir kültür nesnesi olmaktan öte fiziksel varoluşun esasında yattığını anlatmaya yetiyor olsa gerek. Antik Yunan zamanında bile müziğin sanatın yanında bir anlamı daha varmış; o da Pisagorcu fiziğe göre evrenin temelini oluşturan ama kulağın duymadığı harmoni. Müzik içgüdüsüne tıpkı dil içgüdüsü gibi doğuştan sahip olduğumuza; müziğin beynin motor, işitsel ve bilişsel fonksiyonlarında yerleşmiş olduğuna inanan pek çok bilim insanı var. Geçen sene bu konuda ‘Music Instinct’ isimli bir kitap çıkaran bilişsel psikolog Philipp Ball’a göre hepimiz müzik hakkında sandığımızdan çok şey biliyoruz. Seslere tepki verme henüz anne karnında başlıyor. Öyle ki endüstri uyanıklarından Nuvo firması hamileler için karına takılan bir ses sistemi geliştirerek Mozart Etkisi’ne, yani müziğin bilişsel faaliyetleri güçlendireceğine delice inanan annelerin paralarını sömürmeye bile başladı.

 

Tabii ki seslere verilen tüm tepki fiziksel değil; kültürel kodlar da beynin sesleri işleme sürecinde etkili. ‘Statik öğrenme’ adı verilen bir öğrenme şekli ile en farklı müzik stillerini bile yeni bir dil öğrenir gibi içselleştiriyoruz. Bunu yaparkense kültürümüzde baskın olan ton skalası ve melodik elemanları diğer her şeyin içinden ayırıyoruz. Arnold Schönberg ta geçen yüzyılın başında, Batı müziğinin Pisagor’dan bu yana temeli olan 7 notalı skalaya ters düşen 12-ton-tekniğiyle yaptığı atonal müziğin 50 yıl sonra sokaklarda ıslıkla çalınacağını söylemiş. Ama o günden bugüne değişen ne oldu ki? Beyin hatırlamayı ve tekrarları seviyor. Bildiği, tanıdığı müzikal gramerde en ufak bir sapma olduğunda bile zorlanıp tepki veriyor. Stockhausen ya da John Cage gibi müzisyenlerin avant-garde yaklaşımlarının genel olarak büyük bir ilgi ve alakayla karşılanmamasının ardında da bu yatıyor. Tıpkı harmonisi diyez ve bemollere dayanan Endonezya Gamelan müziği ya da Hintlilerin Raga’sının Batının işitsel kalıplarını zorlaması gibi.

 

Akustik ilüzyonlar

İşitme sürecinin tüm bu duyusal ve algısal yönlerini inceleme altına alan bir araştırma dalı var: Psiko-akustik. Seslerin beyin ve sinir sistemi üzerindeki etkileri de fiziksel alanın dinleme deneyimini nasıl dönüştürdüğü de onun konusu. Psiko-akustik, müzik psikolojisinden terapisine, mimariden fiziğe işitsel olanın bilimine dair her şeyi kapsıyor kaplamasına ama etki alanı tabii ki bilimle sınırlı değil. Psikoakustiğin araştırma konularını sanatlarına ilham kaynağı olarak seçen müzisyenler noise’un vahşiliğinden, ambient’ın dinginleştirici gücüne, ses dalgalarıyla insan zihnini kıskaca almanın yollarını aradılar bugüne kadar. Bunu yaparkense en çok frekansların manipülatif gücünden yararlandılar. Raymond Scott’un erken dönem elektronik müziğin klasiklerinden ‘Soothing Sounds for Baby’ üçlemesindeki düşük frekanslı synth tonlarıyla bebekleri uyutmasından Throbbing Gristle’in 20.000 Hz üzeri gürültülerle konser mekanlarını savaş alanına çevirmesine müzik tarihi bunun örnekleriyle dolu.

 

Frekanslarla oynayarak insan zihnini farkına bile varmadan manipüle etmek mümkün.  

0,5 - 4 Hz frekans aralığı insanı uyutabiliyor mesela. Ambient müzisyeni Christopher Willits bir kaç sene önce 4 Hz’lik sesler etrafında kurguladığı bir gitar drone kaydı olan ‘Plants and Hearts’ı yayınladığında, beyin dalgalarını yaratıcılığı attıracak meditatif bir konuma getirmeyi amaçlamıştı örneğin. Ve tam bu sebepten dinleyicileri araba sürerken albümü dinlememe yolunda uyarmak zorunda kalmıştı.  Bunun tam aksi şekilde 38-70 Hz frekans aralığındaki seslerse aşırı uyarım ve hiperaktiviteye neden olabiliyor. İki ucun arasındaysa hipnozdan, konsantrasyona, stresten, telaşa insana has pek çok ruh halini bulmak mümkün. Beyne yollanan her titreşimin beyin dalgaları üzerinde yarattığı tepkime sinirsel bir geri bildirime yol açıyor.  Willits’inkine benzer ama tam tersi yöndeki bir uyarıyıysa matematiğin güzelliğin saf hali olduğuna inanan Ryoji Ikeda’nın ‘Test Patterns’ının kapağında görebilirsiniz. Belli bir dalga formu ve titreşimler içeren albümün yüksek sesle dinlenmesi bırakın beyinsel hasarı müzik ekipmanınıza bile zarar verebiliyor.

 

Kırık kalplere ilaç

 

Seslerin manipülasyonu insanı her ruh haline sokabilir. Doğal olarak iyileştirebilir de. Hafızayı güçlendirmesinden endorfin salgılanmasının artmasına müziğin tetikleyebildiği çeşitli nöro fiziksel iyileşme süreçleri var. Müziğin ruhsal, fiziksel, sosyal ya da estetik tüm olumlu etkileriyle uğraşan müzik terapisi (kimileri hala balina seslerini dinleyip meditasyon yapmaktan ibaret sansa da) giderek daha fazla kabul gören ve üniversitelerde kendi uzmanlarını yetiştiren bilimsel bir metod. Müzik terapisinin son yıllardaki en tartışmalı uygulama alanlarından biriyse 90’lı yıllarda Rusya’da geliştirilen ve bugün Amerikalı Dr. Orli Peter’in öncülüğünü yaptığı beyin müziği terapisi. Bu yöntemde beyin dalgaları biri rahatlatıcı biriyse harekete geçirici işleve sahip iki piano parçasına çevriliyor. Peter’a göre herkes kendi beyin müziğine sahip ve bu müzik tıpkı parmak izi gibi ayıredici. Beyin müziğinizin kaydedildiği CD’yi dinlemekse vücudunuza ihtiyacı olan neyse onu veriyor: gevşeme veya tetiğe geçme. 60 bpmdeki, yani hemen hemen kalp atışına tekabül eden bir hızdaki müzik bilişsel yetenekleri arttırırken yüksek bpmlerse antidepresan etkisi yaratabiliyor.

 

Müzik nedir sorusuna hem sanatsal hem de bilimsel bir yanıt arayan 2009 tarihli Christopher Pomerkenke belgeseli ‘The Heart is a Drum Machine’  de tam bu konular etrafında dönerken kardiyolog Edward Marban’ın ilginç bir iddiasını çıkarıyor karşımıza.

Marbam müzik terapisinin kırık kalp sendromunda bile iyileştirici olabileceğinden bahsediyor. Özellikle kadınların muzdarip olduğu kırık kalp sendromunda yaşanan büyük bir duygusal yaralanmanın ardından beyin kalp dokusunu yıpratan kimyasallar üreterek yaşamı tehlikeye sokuyor.  Marbam’a göre seslerle terapi buna karşı atakta bulunabiliyor.

Diğer bir deyişle, dinlediğiniz bir parça kalp kırabilirken kırık kalbin çaresi yine insan eseri seslerden geliyor.

 

Masumiyetin kaybı

Peki iyileştiren güç kötüye kullanılamaz mı? Rus bilimadamlarının önce herkesin beyin dalgalarından müteşekkil bir veribankası oluşturup ardından zihnimizi kontrol edeceği fikri paranoyakça mı geliyor? Çok da ileri gitmeye gerek yok. Metrolarda klasik müzik çalarak uyuşturucu tacirlerinin uzak tutulmaya çalışıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Klasik müziğin yüksek frekanlarının uyuşturucu etkisindeki beyin için işkenceye dönüştüğü bilimsel bir gerçek.  İngiltere’de özellikle dükkan sahiplerinin etraftaki serseri gençleri kovmak için kullandığı ‘The Mosquito’ 2005 yılında piyasaya düştüğünde büyük tartışma kopmuştu. Sadece 25 yaşın altındaki gençlerin duyabileceği yükseklikte, yani 18.000 Hz üstü sesler yayan aletin ardındaki fikri alıp tersine çeviren Amerikalılarsa yine yalnız gençlerin duyabileceği ‘Teen Buzz’ isimli cep telefonu melodisini ürettiler.

 

Tıpkı uzaya yollanan kalp atışı gibi, seslerin uzaydaki hikayesi insanlık tarihinin de hikayesi aynı zamanda. Bu hikaye kötüye gittikçe ses ve müzik de masumiyetini yitiriyor. Müzik terapisinin iyileştirici gücünün tam karşı tarafında duran ve insan beyninin en şeytani yerlerinden gelen ses silahları gibi örnekler giderek fazla gündemimize giriyor. Yüksek frekanslı müzik artık savaşlarda işkence amaçlı kullanılıyor. Jacques Attali ‘Gürültü’de şöyle diyordu: “Bilim daima hislerimizi kontrol etmeye, hesaplamaya, soyutlaştırmaya, hadım etmeye çalıştı. Sadece ölümün sessiz olduğunu, yaşamınsa gürültülerle dolu olduğunu unuttu. Dünyada tek bir eylem yoktur ki, gürültü olmadan gerçekleşsin.” Bilim yaşamın gürültülerini hatırladı artık. Uzaya yollanacak bir sonraki uyduda müzik olmaz belki de; sinüs dalgalarıyla uzaylıları yok etmeye çalışırız.

 

Basatap Nisan 2011 sayısında yayınlanmıştır.

 

  1. ibrahimozmen reblogged this from sedanigbolu
  2. mikelesselo reblogged this from sedanigbolu
  3. maslahatguzar reblogged this from ridicule
  4. ridicule reblogged this from datafobik and added:
    A Mind Selektion: Stendhal Syndrome: SES SAVAŞLARI
  5. datafobik reblogged this from sedanigbolu
  6. sedanigbolu posted this